Kaari'a Sûresi’nin Tefsiri

ÂYETLERİN TEFSÎRİ

 

1-5. ÂYETLER:

اَلْقَارِعَةُۙ ﴿1﴾ مَا الْقَارِعَةُۚ ﴿2﴾ وَمَآ اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُۜ ﴿3﴾

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ ﴿4﴾ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِۜ ﴿5﴾

1. Büyük çarpma! 2. Ne yaman bir çarpmadır o! 3. O çarpanın ne olduğunu sana bildiren nedir ki! 4-5. O gün, insanlar etrafa saçılan pervaneler, dağlar da atılmış yün gibi olacaktır.”

İlk beş âyette, sûrede ele alınan iki temel konudan ilkine yer verilmektedir. Burada kıyametin şiddeti bağlamında bazı hatırlatmalar yapılmaktadır.

a) Kaari‘a Nedir?

Yüce Allah Kaari‘a sûresinin ilk âyetlerinde şiddetli çarpma adını verdiği Kıyâmetten söz etmektedir.

اَلْقَارِعَةُۙ مَا الْقَارِعَةُۚ وَمَآ اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُۜ “Büyük çarpma! Ne yaman bir çarpmadır o! O çarpanın ne olduğunu sana bildiren nedir ki!” Sûrenin ilk üç âyetinde de geçen اَلْقَارِعَةُ el-kaari‘a kelimesi, “alabildiğine vuran, yüklenen, aniden gelen, başlara çarpan, ödleri patlatan, çarpan, çarpan bela” demektir.

Bu anlamıyla “Kıyâmetin isimlerinden biri”ni de oluşturan kelime, Kıyâmetin dehşetini, çarpan yapısını, korkunçluğunu, aniden gelişini ve sarsıcı özelliğini ifade etmektedir. Mesajında korkutma anlamı bulunan Kur’ân âyetlerine Kavârı‘u’l-Kur’ân denmesinin nedeni, kelimenin bu anlama sahip oluşudur.

Semûd ve ‘Âd kavimlerinin helak edilişinden söz eden Hâkka sûresinin ilk âyetlerinde, onların Kaari‘ayı, yani Kıyâmeti inkârları dile getirilmekte, bunun sonucunda Semûd kavminin şiddetli bir sarsıntı ile ‘Âd kavminin ise uğultulu bir kasırga ile helak edildiği ifade edilmektedir. Ra‘d 13/31. âyete göre, azabı hak eden insanların başına gelen her çarpıcı felakete de Kaari‘a adı verilmektedir.

İkinci âyette, kelimenin sözlük anlamının dışında bir de terim ve ifade ettiği ayrı bir hakikat anlamının bulunduğunu hatırlatırcasına Yüce Allah Kaari‘anın ne olduğunu sormaktadır. Cevabı vermeden önce de üçüncü âyette, bunun ne olduğunu ve nasıl gerçekleşeceğini hiç kimsenin bilemeyeceğini bildirmektedir.

Beled 90/12’de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere Kur’ân’da takip edilen anlatım üsluplarından birisi de, “soru sorarak meseleyi ortaya koymak”tır. Buna göre soru cümleleri farklılık ve çeşitlilik arz eden yapılarda kullanılmaktadır. İşte bunlardan birisi de وَمَآ اَدْرٰيكَ ve mâ edrâke şeklindeki sorudur. Sorunun bu şekilde sorulmasının nedeni, muhatapların dikkatini daha yoğun bir şekilde çekmek olabilir.

وَمَآ اَدْرٰيكَ ve mâ edrâke ifadesi, “Sen nereden bilebilirsin ki!”, “Sana hangi şey bildiriyor ki!”, “Bilir misin!”, “(Bundan) maksat nedir!”, “Bildin mi!” şeklinde de tercüme edilebilir. Kur’ân’da, bu tür soru ifadesiyle gündeme getirilen meseleyi Yüce Allah cevaplandırmadığı sürece, Hz. Peygamber dâhil hiç kimsenin bilemeyeceği ortaya konulmaktadır. İşte bu örnerden birisi de yorumunu yapmakta olduğumuz اَلْقَارِعَةُ el-kaari‘a kelimesidir. Bu kelimenin ne anlama geldiği bir sonraki âyet grubunda ele alınmaktadır.

b) Kıyâmetin Dehşeti

Kur’ân’da pek çok âyette ele alınan Kıyâmet konusuna burada iki boyutuyla dikkat çekilmektedir. Önceki âyetteki ve mâ edrâke sorusunun cevabı şimdi verilmektedir.

ı. İnsanlar Etrafa Savrulacak

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ “O gün, insanlar etrafa saçılan pervaneler gibi olacaktır.” Âyetteki الْفَرَاشِ el-ferâş kelimesi “pervane”, الْمَبْثُوثِ el-mebsûs sözcüğü ise “yayılmış” demektir.

الْفَرَاشِ el-Ferâş, “ışığın etrafında veya ateşin içinde uçuşan canlılar” demektir. Kıyâmet günü yaşanacak dehşet nedeniyle, insanlar etrafa yayılacak, yerlerinden savrulup çıkartılacak, Kamer 54/7’de olduğu üzere “yayılmış çekirgeler” gibi olacaklardır.

Râzî’nin de belirttiği üzere, bu âyetteki pervane benzetmesinin nedeni, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “İnsanlar ya bilgindir ya da öğrencidir. Diğerleri ise sefildirler.”[1] Bu rivayetteki bilgilere uygun olarak, insanların çoğunluğu âhirette böyle olacak, adeta pervane veya yayılmış çekirgeler gibi sağa sola savrulacaklardır.

ıı. Dağlar Yün Gibi Atılacak

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِۜ “Dağlar da atılmış yün gibi olacaktır.” Âyetteki الْجِبَالُ el-cibâl kelimesi “dağlar”, الْعِهْنِ el-‘ıhn sözcüğü “yün”, الْمَنْفُوشِel-menfûş kelimesi ise “atılmış, savrulmuş” demektir.

Bu âyette ifade edilen “dağların atılmış yün gibi oluşu”, Kur’ân’da Kıyâmetin anlatıldığı pek çok âyetteki anlatımların bir benzerini oluşturmaktadır. “Dağların yürütülmesi”,[2] “un ufak edilip savrulması”,[3] “tıpkı bulutlar gibi hareket etmesi”,[4] “serpilmesi”,[5] “yeryüzü ve dağların birbirine şiddetli bir şekilde çarpılması”,[6] “dağların yüne dönüşmesi”,[7] “etrafa saçılması”[8] ve “yürütülüp yerlerinin serap olması”[9] gibi olaylar, Kıyâmet gününün dehşetini ortaya koymaktadır.

Bütün azamet ve kudretiyle sarsılmaz gibi duran bu büyük kütlelerin, yaşanacak dehşet nedeniyle yün gibi savrulacakları, etrafa saçılacakları ve varlıklarını koruyamayıp un ufak, toz toprak haline gelecekleri ifade edilmektedir. En büyük nesnelerin bu hale geldiği bir olayda insanları nasıl bir sonun beklediği, Yüce Allah hariç hiç kimse tarafından bilinemez. Neml 27/87 ve Zümer 39/68’de belirtildiği üzere, bu esnada yaşanacak korkunç sahnelerden, Yüce Allah’ın dilediği bazıları istisna edilip korkudan emin kılınacaklardır.

 

6-11. ÂYETLER:

فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُۙ ﴿6﴾ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۜ ﴿7﴾

وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُۙ ﴿8﴾ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌۜ ﴿9﴾ وَمَآ اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْۜ ﴿10﴾ نَارٌ حَامِيَةٌ ﴿11﴾

6-7. (Hayırlı, sevap) tartıları ağır gelen kişi, hoşnut edici bir yaşayış içinde olacaktır. 8-9. Tartıları hafif olana gelince, işte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye (uçurum)’dur. 10. Nedir o (Hâviye) bilir misin? 11. Kızgın ateş!”

Sûrenin ikinci ve son bölümünde, mahşerde gündeme gelecek sevap tartıları konusu ele alınmaktadır.

a) Tartıları Ağır Gelenler ve Ödülleri

Tartı meselesine, öncelikle sevap tartıları ağır gelenlerden başlanmaktadır.

ı. Ameller İçin Terazi Kurulacak

فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُۙ “(Hayırlı, sevap) tartıları ağır gelen kişi, hoşnut edici bir yaşayış içinde olacaktır.” Âyetteki ثَقُلَتْ sekulet fiili “ağır gelmek”, مَوَاز۪ينُه mevâzîn kelimesi ise “tartılar” demektir.

Yüce Allah, âhiret sürecinde insanlara yedi aşama yaşatacaktır. Bunlar, “diriltilme, toplanma, Allah’a sunulma, bilgilendirilme, sorgulanma, değerlendirilme ve ödül ya da azap yerine sevk edilme”dir.[10] İşte bu yedi aşama içerisinde yaşanacak “değerlendirme”nin bir parçası da “mîzan/tartı”dır.

İlâhî kararda, dünyadayken insanların anlayabileceği en kestirme yargılama usulü “tartı”dır. İnsanlar, adaleti terazi ile sembolize ederler. Nitekim Hukuk Fakültelerinin sembolü de genellikle terazidir. Hâkimin adaleti, iki kefesi dengede duran teraziye benzetilir. Kur’ân’da sözü edilen terazi ile de, âhirette Yüce Allah’ın şaşmaz adaleti anlatılmak istenmektedir.

İnsanlar gündelik hayatlarında ticari ihtiyaçlarını genellikle terazi kullanarak veya bu işlevi görecek başka bir yöntemle giderirler; neyin fazla, neyin az olduğunu mukayese ederek hayatlarını bu şekilde devam ettirirler. Ölçünün kullanılması, adaleti temine ve haksızlığı önlemeye yöneliktir. Sevap-günah mukayesesi de aynı şekilde terazinin iki kefesiyle karşılaştırılarak öğrenilebilir. Bu nedenle Yüce Allah, nasıllığını dünya hayatında kavrayamayacağımız bir biçimde, terazi sistemi kuracağını beyan etmektedir.

Kur’ân’da zikri geçen mevâzîn kelimesi, mîzân kelimesinin çoğuludur. Mîzân, “tartı aleti veya terazi”, mevzûn ise “tartılan şey”, yani özellikle bu tür âyetlerde “insanların dünya hayatlarında yaptıkları davranışlar” anlamına gelmektedir. Yüce Allah, mevâzîn denen tartı âletleriyle, insanların dünyada yaptıklarını Kıyâmette tartacak veya tarttıracaktır. Bazı kaynaklarda, tartılan şeylerin ameller değil, onların kaydedildiği sayfalar, yani amel defterleri olduğu ifade edilmektedir.

Her ne tartılırsa ve nasıl tartılırsa tartılsın, Kıyâmet gününde insanlar hakkındaki değerlendirmenin bu tartıdan sonra gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Mîzândan asıl kasıt, adaletin tecellisidir. Kıyâmette mutlak adalet sağlanacak ve her hak sahibine hak ettiği tastamam verilecektir.[11] A‘râf 7/8 ve Enbiyâ 21/47’de de vurgulandığı gibi, âhirette mîzân kurulacağı bir gerçektir.

ıı. Sevap Tartısı Ağır Gelenler Mutlu Olacaktır

فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۜ “(Hayırlı, sevap tartıları ağır gelen kişi), hoşnut edici bir yaşayış içinde olacaktır.” Âyetteki ع۪يشَةٍ ‘îşeh kelimesi “yaşantı, hayat”, رَاضِيَةٍ râdıye kelimesi ise “mutlu, hoşnut” demektir.

A‘râf 7/8 ve Mü’minûn 23/102’de, kurtuluşun bu tartıdaki ağırlıkla şekilleneceği belirtilmektedir. Kaari‘a 6-7’de de insanların, dünya hayatındaki hayır ve sevap değeri taşıyan davranışları ağır gelirse, âhirette hoşnut ve huzurlu bir hayat yaşayacakları ifade edilmektedir.

Allah’ın âyetlerini ve âhireti inkâr edenlerin, bütün amelleri silinmiş olacağından, Kıyâmette onlar için teraziye gerek kalmayacaktır.[12] Bu insanlar zor ölecekleri gibi,[13] diriltilirken de irkilerek ve derin pişmanlıklar içerisinde haşr edileceklerdir.[14] Ardından amel defterleri kendilerine sol arka taraflarından verilecek,[15] kendileri suçluluklarını bilip görecekler,[16] dahası simalarından bu durumları adeta okunacaktır.[17] İşte böyleleri için mizana gerek kalmayacaktır; çünkü o aşamaya kadar çoktan sonucun nasıl olacağı anlaşılmış olacaktır. Demek ki bu tür insanlar yargılanmaya değer bile bulunmayacak, Allah katında hiçbir değer ve kıymetleri olmayacaktır.

b) Tartıları Hafif Gelenler ve Sonları

Bu âyetlerde ise ilkinin zıddına sevap tartıları hafif gelenler, yani günahları ağır basanlar, bir anlamda inkârcılar ele alınmaktadır.

وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُۙ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌۜ وَمَآ اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْۜ نَارٌ حَامِيَةٌ “Tartıları hafif olana gelince, işte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye (uçurum)’dur. Nedir o (Hâviye) bilir misin! Kızgın ateş!” Âyetteki خَفَّتْ haffet fiili “hafif gelmek”, اُمُّ ümm sözcüğü “ana, sığınak”, هَاوِيَةٌۜ hâviye kelimesi “uşurum”, حَامِيَةٌ haamiye sözcüğü ise “kızgın” demektir.

Sûrenin bu son grup âyetlerinde Kur’ân’ın “mesânî” oluşu gereği söz, ödülün karşıtı olacak şekilde, sevap tartıları hafif gelenlere getirilmektedir. A‘râf 7/9 ve Mü’minûn 23/103’te de ifade edildiği gibi, sevap tartıları hafif gelip değerlendirmeyi kaybedenleri maalesef ziyan ve hüsran beklemektedir.

ı. Ümm Kelimesinin Anlamı

Tefsirini yaptığımız Kaari‘a 9’da bu tür insanların âhirette varacakları “yer”den bahsedilmektedir. Asıl anlamı “ana” demek olan ümm kelimesine, eski âlimlerimiz “varılacak yer, yatak, kucak, sığınak ve anavatan” gibi anlamlar vermişlerdir. Ümm kelimesi elbette “anne” demektir. Burada ise beraberinde kullanılan hâviye kelimesi ve konu gereği “varılacak yer, sığınak” anlamı öne çıkmaktadır. Böylece kelimelerin, bulundukları bağlama göre anlam kazanacakları gerçeğine burada bir de örnek verilmiş olmaktadır.

ıı. Hâviye Nedir?

Râzî’nin belirttiğine göre Hâviye, cehennemin isimlerindendir. “Anası ölsün” şeklindeki beddua cümlesinde de bu iki kelime kullanılmaktadır.[18] Bu durumda, فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌۜ ifadesine “(Sevap tartıları hafif gelen kişinin) anası ağlamıştır, mahv ve perişan olmuştur, tepe taklak ateşe yuvarlanmıştır” anlamını vermek yanlış olmasa gerektir.

Sûrenin son iki âyetinde ise Yüce Allah önce hâviye kelimesinin âhirete yönelik hakikat anlamını Hz. Peygamber’in bile bilemeyeceğini belirtmekte, ardından soruyu cevaplayıp, kavramın içini bizzat Kendisi doldurmaktadır. Buna göre hâviye, “dağlayan, kızgın ve hararetli bir ateş” demektir. Son âyetteki hâmiye kelimesi, cehennem ateşinin niteliğini insan zihninde tanımlamak üzere kullanılmaktadır. “Kızışmak, kızartmak, kızgın” anlamıyla o ateşin dehşetinin zihinlerde yer etmesi, buna göre insanların ateşten uzak kalmak için çaba sarf etmeleri kendilerinden istenmektedir.

Mahşerde kızgın ateşe sığınmamak için, dünyada Allah’a sığınmak ve O’nun emirlerine sarılmak gerekmektedir. “Yaslanmak” anlamına gelen salât kelimesi, Allah’a yaslanmayı öğretir. Dünyada Allah’a, yani vahye yaslanmayanlar, âhirette ateşe yaslanmak zorunda kalacaklardır. Ana sıcaklığının âhirete taşınması vahye sarılmakla mümkündür. Bunu yapmayanlar kızgın ateşe mecbur ve mahkûm olacaklardır.

 


[1]    Dârimî, Mukaddime, 32.

[2]    Kehf 18/47; Tekvîr 81/3.

[3]    Tâhâ 20/105.

[4]    Neml 27/88.

[5]    Vâkı‘a 56/5.

[6]    Hâkka 69/14.

[7]    Me‘âric 70/9.

[8]    Mürselât 77/10.

[9]    Nebe’ 78/20.

[10]   Âhirette yaşanacak aşamalar hakkında geniş bilgi için bk. Okuyan, Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Kabir Azabı Var mı?”, Dördüncü bölüm.

[11]   Bu konuda geniş açıklamalar için bk. Okuyan, Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Kabir Azabı Var Mı?, s. 412.

[12]   Kehf 18/105.

[13]   En‘âm 6/39; Enfâl 8/50; Muhammed 47/27.

[14]   Yâsîn 36/52.

[15]   Vâkı‘a 56/41; Hâkka 69/25-27; İnşikaak 84/10; Beled 90/19.

[16]   İsrâ 17/14; Kehf 18/49; Kıyâmet 75/14.

[17]   Rahmân 55/39-41; Kasas 28/78.

[18]   Râzî, age., XXXII, 74.

(Visited 599 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...