Müddessir Sûresi'nin Tefsiri (49-53 Ayetler)

49-51. Böyle iken, onlara ne oluyor da, âdeta aslandan ürküp kaçan yaban merkepleri gibi bu öğütten (Kur’ân’dan) yüz çeviriyorlar? 52. Esasında, onlardan her biri, kendisine (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor. 53. Hayır! Hayır! Aslında onlar (inanmadıkları için) âhiretten de korkmuyorlar.”

Yüce Allah, sûrenin bu bölümünde inkârcıların vahye karşı tutumlarına dair bilgi vermekte, peygamberlik kurumunun yapısıyla hiçbir şekilde uyuşmayacak isteklerine ve âhiretle ilgili korkusuzluklarına değinmektedir.

a) İnkârcıların Vahiyden Kaçışı

Sûrenin 49-51. âyetlerinde Mekkeli müşriklerin Kur’ân ile ilgili anlaşılamaz olumsuz tavırları iki önemli yaklaşımla ele alınmakta ve muhataplara tanıtılmaktadır.

ı. Öğütten Yüz çeviriyorlardı

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِض۪ينَۙ “Böyle iken, onlara ne oluyor ki, bu öğütten (Kur’ân’dan) yüz çeviriyorlar?” Âyetteki فَمَا لَهُمْ femâ lehüm ifadesi, “onlara ne oluyor ki?”, التَّذْكِرَةِ et-tezkira kelimesi “öğüt, Kur’ân”, مُعْرِض۪ينَۙ mu‘ridîn sözcüğü ise “yüz çevirenler” demektir.

Bu âyette sözü edilenler, genel anlamda sûrenin 10. âyetinden itibaren kendilerinden bahsedilen kâfirlerdir. Özel anlamda bu kişi, 11-26. âyetlerde yaptıkları hakkında bilgi verilen Velîd b. Muğîra’dır. Yüce Allah, vahyin indirilmeye başladığı zamandaki Mekkeli inkârcıları ve bütün zamanların inkârcılarını içerecek şekilde vahye karşı olumsuz tutumlarını “vahiyden yüz çevirmek” şeklinde tanıtmaktadır.

a) Cümlenin başındaki فَمَا لَهُمْ femâ lehüm ifadesi, “Onlara ne oluyor ki?” şeklinde de, “(Bunun) kendilerine ne faydası var?” şeklinde de tercüme edilebilir.[1] Bu anlamdan hareketle âyette verilmek istenen mesaj şudur: “Vahiyden yüz çevirmekle ellerine ne geçecek? Bu durum onların lehine nasıl sonuçlar doğurabilir ki!”

b) Âyetteki التَّذْكِرَةِ et-tezkira kelimesi “öğüt, Kur’ân” anlamına gelmektedir. Bilindiği üzere Kur’ân’da, Kur’ân’ın pek çok isim ve sıfatından söz edilmektedir. Konunun izahını daha önce yaptığımız için,[2] burada sadece Kur’ân’ın tezkira/zikr oluşu hakkında kısa bilgi vermek istiyoruz.

Yorumunu yaptığımız Müddessir 74/54 ve İnsân 76/29. âyette de ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere, Kur’ân “insana gerçekleri ve Yüce Allah’ı hatırlatan” ilâhî kaynaklı evrensel bir hitaptır, sesleniştir. Bu doğrultuda zikr, tezkira ve zikrâ kelimeleri de Kur’ân’la ilgili mesaj vermektedir. Bu kelime, bir anlamda ilâhî gerçeklerin muhataplara hatırlatılmasını ifade eder. Bu nedenle Kur’ân’ın isimlerinden biri de zikr, tezkira ve zikrâdır. Kur’ân bir öğüttür, hatırlatmadır. Tezkira kelimesi “gerçeğin hatırlatılması” anlamına gelmekte ve pek çok âyette Kur’ân’ın bir ismi olarak yer almaktadır.[3]

Kur’ân’ın zikr veya tezkira oluşu, onun fıtrata uygun gerçekler içermesi anlamına gelmektedir. Fıtrata işlenen “Allah’ı tek ilâh olarak tanıma” imzası, Kur’ân’ın sunduğu hatırlatmaları fıtratın yadırgamayacağını ortaya koymaktadır. İnsan daha önce aşina olduğu şeyleri duyunca onları hatırlar ve zihninde herhangi bir çelişki ile karşılaşmaz. Bu itibarla zikir ile fıtrat uyumu son derece önemlidir.

c) Burada Mekkeli müşriklerin vahye karşı tutumlarını ifade eden kelime iseمُعْرِض۪ينَۙ mu‘ridîn sözcüğüdür ve “yüz çevirenler” anlamına gelmektedir.

Velîd b. Muğîra başta olmak üzere, zamanın inkârcıları bir taraftan Hz. Peygamber’in risaletle görevlendirilmesini kabul etmiyorlar. Diğer taraftan da ona bu görevi veren Yüce Allah’ın âyetlerini, dolayısıyla tevhidi inkâr ediyorlardı. Bu nedenle öğüt olarak kendilerine sunulan ne kadar bilgi ve mesaj var idiyse, hepsine karşı derin bir düşmanlık ve öfke besliyorlardı. Yüce Allah onların bu olumsuz tutumunu eleştirerek, öğütten yüz çevirmelerinin kendilerini sorumluluktan hiçbir şekilde kurtaramayacağını ve onların bu sayede hiçbir kazanım elde edemeyeceğini beyan etmektedir. Ayrıca, inkâr ettikleri kıyâmet ve mahşer duruşmasının ve bunun sonucunda gerçekleşecek ateş azabının mutlaka onları da bulacağını ifade etmektedir.

Âyetin verdiği mesaj bütün inkârcıları kapsamakta ve müminlerin de hiçbir şekilde benzer bir inkâr pozisyonu almamaları gerektiği kendilerine hatırlatılmaktadır. İmam Mukaatil’in de belirttiği üzere öğütten, yani Kur’ân’dan yüz çevirmek iki türlüdür: İlki mutlak anlamda inkâr şeklindedir; diğeri ise Kur’ân hükümlerini terk etmekle gerçekleşir.[4]

Kişiler, Kur’ân’daki bütün emirlerin ilâhî bir eğitimin parçası olduğunu ve onları benimseyip uygulamakla yükümlü tutulduklarını bilmelidirler. Bu ilâhî emirleri öğüt olarak algılamayıp, akıllarına estiği gibi günah işleyenler, işledikleri günahlara bir süre sonra alışmakta, daha sonra da onların günah olup olmadıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar. En sonunda da ilgili davranışların aslında yasak olmaması gerektiği sonucuna varmaktadırlar. Meseleye böyle bakınca, bu âyetin sadece inkârcıları ilgilendirmediği ortaya çıkmaktadır. Âyette, müminlerin de vahiy ile yakın bağlarını devam ettirmeleri gerektiği öğretilmekte, böylece mesaj evrensele taşınmaktadır.

ıı. Ürkek Sürü Gibi Kaçıyorlardı

كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌۙ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍۜ “(İnkârcılar) âdeta aslandan ürküp kaçan yaban merkepleri gibi (öğütten yüz çeviriyorlardı).” Âyetteki حُمُرٌ humur kelimesi “merkepler”, مُسْتَنْفِرَةٌ müstenfira sözcüğü “korkak, ürkek”, فَرَّتْ ferrat fiili “kaçmak”, قَسْوَرَةٍ kasvera kelimesi ise “aslan, avcı, zorlu avcı alayı” demektir.

Yüce Allah bu iki âyette, vahiyden yüz çevirenleri ürkek merkeplere benzetmektedir. Bu benzetmede yer alan ifadeleri ayrı ayrı ele almak istiyoruz.

a) كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌۙ “(İnkârcılar) âdeta ürküp kaçan yaban merkepleri gibi (öğütten yüz çeviriyorlardı).” Bu ifadede geçen حُمُرٌ humur kelimesi الحمار el-hımâr sözcüğünün çoğuludur ve “yaban merkepleri” anlamını vermektedir. Vahiyden yüz çevirenlerin bu şekilde bir benzetmeye tâbi tutulması, bizzat şahısları hedef almaktan ziyade, onların vahyin gerçeklerinden hızla ve kararlı bir şekilde uzaklaşmalarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Âyetteki حُمُرٌ humur kelimesini nitelendiren مُسْتَنْفِرَةٌ müstenfira sözcüğü “şiddetli korkaklık ve ürkeklik” anlamını vermektedir. Dolayısıyla, bu kişiler gerçeklerden korktukları için Yüce Allah onları ürkek ve korkak bir sürüye benzetmektedir. Benzetme yönü, “sürü”den ziyade, onların “ürkekliği ve korkaklığı”dır. Aksi takdirde, âyette مُسْتَنْفِرَةٌ müstenfira sözcüğünü zikretmenin hiçbir anlamı olmazdı ve sadece حُمُرٌ humur kelimesiyle yetinilmesi gerekirdi. Dahası, bir sonraki âyetteki ifadeler de bizim bu yaklaşımımızın doğru olduğunu destekler mahiyettedir.

b) فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍۜ “Aslandan ürküp kaçan.” Bu ifadede geçen فَرَّتْ ferrat fiili “süratle ve ürkerek kaçmak” anlamına gelmektedir. قَسْوَرَةٍ kasvera kelimesi ise İmam Ferrâ ve Zemahşerî’nin ilk tercihlerine göre “avcılar” demektir. Aynı müellifler, bu kelimenin “aslan” anlamına geldiği görüşünü de nakletmektedirler.[5]

Her iki görüş de aslında sürünün kaçışına neden olan etkenler anlamında aynı yerde buluşmaktadır. Bu ifadedeki maksat, sürünün ürküp kaçmasının nedenini ortaya koymaktır. Avcıların veya aslanın önünden ürkerek kaçan sürünün durumu neyse, vahiyden yüz çeviren Mekkeli inkârcıların durumu da aynıdır.

Aslında meseleye biraz daha yakından bakınca şu husus görülmektedir: Sürünün kaçışı bir menfaat doğrultusunda gerçekleşmektedir. Çünkü onlar kurtuluşa kaçmaktadırlar; yaşamayı ve hayatta kalmayı amaçlamaktadırlar. Vahyin aydınlığından kaçanlar ise bundan çok daha farklı bir konum arz etmektedir. Çünkü onlar aydınlıktan ve hayattan, üstelik hem dünya hayatından hem de ebedî âhiret hayatından kaçıyorlar. Onlar aydınlıktan kaçmak ve karanlıkta kalmak için vahiyden yüz çeviriyorlar. Bu açıdan bakıldığında âyetlerde kastedilen anlamın, insan ile hayvan karşılaştırması olmadığı, sadece hızlı kaçışla ilgili bir benzetmenin yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Esasında, iradesini doğrudan yana kullanmayanlar, en düşük konumun sahipleri olarak tanıtılmaktadırlar.[6]

Kur’ân öğüdünden yüz çevirmek, kişiyi dünyada sıkıntılı ve dar bir hayatın sahibi yapar,[7] kendisine şeytanın musallat edilmesine neden olur,[8] âhirette ise söz konusu kişiyi sürekli zorlaşan bir azaba sürükler.[9] Bu itibarla, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetlerde kınama konusu edilen tutumun herkesi ilgilendirdiği ve kınanan davranışlardan hemen uzaklaşılması gerektiği, aksi takdirde aynı kınama ifadelerine muhatap olunacağı ifade edilmektedir.

b) İnkârcıların Beklentileri ve Âhiretle İlgili Tutumları

Yüce Allah, inkârcıların vahiyden yüz çevirmelerini kınadıktan ve onların bu durumunu ürkek sürünün kaçışına benzettikten sonra, onların asıl beklentilerinin ne olduğu sorusunu cevaplamakta, ardından da inanç sorunları hakkında bir açıklamada bulunmaktadır.

ı. Her Biri Kendisine Özel Vahiy İstiyordu

بَلْ يُر۪يدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةًۙ “Esasında, onlardan her biri, kendisine (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor.” Âyetteki بَلْ bel edatı “aksine, aslında”, يُر۪يدُ yürîdü fiili “istemek, beklemek”, كُلُّ امْرِئٍ küllümriin tamlaması “herkes, her biri”, يُؤْتٰى yü’tâ fiili “verilmek, ulaştırılmak”, صُحُفًا suhuf kelimesi “sayfalar, belgeler, vahiyler”, مُنَشَّرَةً müneşşera ise “açık seçik, açılmış, dağıtılmış” demektir.

Bu âyet, inkârcıların “peygamberlik” kurumunu kabul etmediklerini ve kendilerine ayrıca bilgi ve belge verilmesini beklediklerini gösteren önemli bir delildir. Onların her biri, kendisine özel bilgilendirmeler yapılması gerektiğini ifade ediyor ve bunu bekliyordu. Kendilerine mesaj ulaştırılmasında aracı olarak peygamberlik kurumunu kabul etmeyenler, Allah’a kulluk yapmada kendileri putları aracılar edinmekten geri durmamışlar ve şirk içerisine girmekten kaçınmamışlardı. Bu yaman çelişkinin farkına varamayan Mekkeli inkârcıların özel vahiy beklentisi içerisinde bulunduğu bu âyette bildirilmektedir.

a) En‘âm 6/124’te, inkârcıların özel olarak bilgilendirilme istekleriyle ilgili benzer bir konu şu şekilde geçmektedir: “Ne zaman onlara bir âyet gelse, ‘Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize de verilmedikçe inanmayız’ derler. (Oysa), risaletini kime vereceğini en iyi bilen Allah’tır.” İşte bu âyet, inkârcı mantığı son derece açık bir şekilde deşifre etmektedir.

b) Bakara 2/118’de şu ifadeler yer almaktadır: “Gerçeği bilmeyenler, ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize açık bir belge gelmeli değil miydi?’ diye soruyorlardı. Onlardan öncekiler de aynen onların sözlerini söylemişlerdi. Akılları da birbirine benzemektedir.” Vahye ve peygamberliğe karşı inkârcı insanın tutumu çok önceki nesillerden beri aynı şekildedir. Anlaşılıyor ki, inkârın mantığında herhangi bir değişiklik yaşanmamaktadır.

c) En‘âm 6/7’de Hz. Peygamber’e onların elle dokunabilecekleri bir kitap indirilse, buna da “açık büyü” diyecekleri ve dolayısıyla inanmayacakları beyan edilmektedir.

d) En‘âm 6/8’de dile getirildiği üzere, kendilerine melekler gönderilse bile yine de inanmayacakları haber verilmektedir.

e) Ra‘d 13/31’de Kur’ân, mucize olarak kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin yarıldığı veya ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsa da bunların inanmayacağı ve küfürde ısrarcı olacakları ifade edilmektedir.

f) İsrâ 17/90-93’te yerden sular fışkırtıncaya veya özel hurma bahçeleri, üzüm bağları sahibi oluncaya veya gökten üzerlerine bir azap parçası indirinceye ya da -hâşâ- Allah’ı ve melekleri önlerinde hazır bulunduruncaya kadar inanmayacakları dile getirilmektedir. Bunların yanında, altından yapılmış bir sarayı oluncaya ya da göğe yükselip oradan kendilerinin okuyabilecekleri türden yazılı ve maddî bir kitap getirinceye kadar Hz. Peygamber’e iman etmeyecekleri de beyan edilmektedir.

g) Furkaan 25/7-8’de inkârcılar kendilerince peygamberlik ölçüsü koyarak, Hz. Peygamber’e bir meleğin indirilmesini ve onunla birlikte uyarıcılık yapması gerektiğini, dahası kendisine hazineler indirilmesi veya özel besleneceği bir bahçesinin bulunmasının zorunlu olduğunu belirtmektedirler.

h) Bütün bu ve benzer âyetlerde dile getirilen istekler yerine getirilmiş olsa bile, En‘âm 6/111’de ifade edildiği üzere melekler kendilerine indirilmişse de ölüler onlara konuşsa da istedikleri her şey önlerine toplanmış olsa da yine iman etmeyeceklerdi.

İstekleri, kendilerine bir şeyler verilmesinden veya belli ölçülerin tutturulmasından ibaret değildir. Asıl mesele ya da problem, onların inançsızlığıyla ilgilidir. Nitekim bir sonraki âyette durumun böyle olduğunu Yüce Allah açıkça bildirmektedir.

Vahyin indirilmeye başlandığı Mekke döneminde durum böyleydi de, acaba şimdilerde manzara bundan çok farklı mı? Ne yazık ki, bu soruya verilecek cevap “hayır” şeklindedir. Çünkü şimdilerde bazı inkârcılar Hz. Peygamber’i ve ona gönderilen vahiyleri beğenmemekte, onlara karşı mesafeli durmakta, vahye “çöl kanunu” diyerek onunla alay etmekte, devrinin geçtiğini beyan etmekte, ona karşı derin düşmanlık beslemekte ve her fırsatta hakaret etmeye çalışmaktadır.

Kitap, makale, dergi, film, dizi, tiyatro, karikatür gibi yazılı ve görsel bütün iletişim araçlarını kullanarak alay ve hakaret etmeye devam etmekte, bu arada vahyin aydınlığını karanlık gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Yüreklerindeki derin düşmanlık ve öfke çalışmalarına yansımış bir halde, ellerine geçirdikleri her fırsatı vahiy karşıtlığı olarak değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Demek ki, hakikat ve vahiy düşmanlığı, yaşadığımız dönem itibariyle hızını ve etkinliğini hiç de kaybetmemiştir; aksine yükselen bir ivme kazanarak yoluna devam etmektedir.

ıı. Âhirete İnanmıyorlardı

كَلَّاۜ بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَۜ “Hayır! Hayır! Aslında onlar (inanmadıkları için) ahiretten de korkmuyorlar.” Âyetteki كَلَّا kellâ edatı “hayır, hayır”,بَلْ bel edatı “aslında, esasında”, لَا يَخَافُونَ lâ yehaafûne fiili “korkmamak”, الْاٰخِرَةَۜ el-âhırah kelimesi ise “âhiret, mahşer” demektir.

Yüce Allah, bir önceki âyette inkârcıların beklentilerini dile getirdikten sonra, bu âyette onların inanmamalarının asıl nedenini açıklamaktadır. Bütün mesele, “onların âhirete inanmamaları” veya “âhiret yargılamasından çekinmemeleri” idi. Mekkelilerin büyük çoğunluğu âhirete inanmamaktaydı.[10] Sayıları az da olsa belli belirsiz bir âhiret inancı taşıyanları da vardı.[11] Ancak onların da mahşerde kendilerine daha iyi şeyler verileceğine[12] inandıklarını bilmekteyiz.

Bütün bu esaslar doğrultusunda Yüce Allah, Mekkeli inkârcıların peygamberlik veya ilâhî rehberlik noktasındaki tereddütlerinin sebebini, yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyette ortaya koymaktadır. Sebep, onların âhiretten, oradaki yargılamadan ve Allah’ın azabından korkmamaları ve diriltilmeye inanmamalarıydı.

Âyetin başındaki كَلَّا kellâ edatı, önceki âyette sözü edilen istek yerine getirilmiş olsa da onların yine de inanmayacaklarını ifade etmektedir. Peşinden gelen بَلْbel edatı ise, asıl meselenin başka olduğunu ortaya koymaktadır. Sözle dile getirilen isteklerden öte, onların yüreklerinde ve gönüllerinde büyük ve derin bir iman sorununun bulunduğu hatırlatılmakta, yürekten desteklenmeyen isteklerin bir anlam ifade etmediği ortaya konulmaktadır.

Mekkeli müşrikler özelinden başlayarak, evrensel olarak bütün zamanları ve insanları kapsayacak şekilde şu ilâhî hakikat ortaya konulmaktadır: Kalbinde Allah sevgisi ve duyarlılığı ile âhiret korkusu taşımayanların dünya hayatlarında istikametten söz edilemez. Onların âhirette de herhangi bir ödüllerinin olmayacağı özellikle bilinmelidir.

[1]   Yazır, age., VIII, 431.

[2]   Okuyan, Kısa Sûrelerin Tefsîri I, Giriş bölümü.

[3]   Hûd 11/114; Hıcr 15/6, 9; Nahl 16/44; Kehf 18/28; Tâhâ 20/99; Enbiyâ 21/24, 50; Furkaan 25/18, 29; Yâsîn 36/11; Sâffât 37/3; 168; Sâd 38/8, 49; Zümer 39/22-23; Fussılet 41/41; Zuhruf 43/5, 36, 44; Necm 53/29; Mücâdele 58/19; Talâk 65/10; Kalem 68/51; Cinn 72/17; Müzzemmil 73/19; Müddessir 74/54; İnsân 76/29; ‘Abese 80/11.

[4]   Kurtubî, age., XIX, 58.

[5]   Ferrâ, age., III, 206; Semerkandî, age., III, 519; Taberî, age., XXIX, 168-170; Zemahşerî, age., IV, 643.

[6]   A‘râf 7/179; Furkaan 25/44.

[7]   Tâhâ 20/124.

[8]   Zuhruf 43/36.

[9]   Cinn 72/17.

[10]               Necm 53/27.

[11]               Kehf 18/36; Fussılet 41/50; Câsiye 45/32.

[12]               Kehf 18/36; Fussılet 41/50.

(Visited 1232 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...