Müddessir Sûresi'nin Tefsiri (38-48 Ayetler)

38. Her nefis, kazandığının karşılığında tutukludur. 39. Ancak sağın adamları (defterini sağ tarafından alanlar) hariç. 40-42. Onlar cennetlerdeyken, ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye suçluların durumundan soracaklar. 43-47. (Suçlular ise şöyle) cevap vereceklerdir: ‘Biz, salât edenlerden değildik. Yoksulu da doyurmazdık. (Bâtıla) dalanlarla birlikte biz de boş şeylerle meşgul olurduk. Dahası, Hesap Günü’nü de yalanlardık. Sonunda hakikat(i ortaya çıkartan ölüm) bize gelip çattı.’ 48. (Bekledikleri) şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermeyecektir.”

Sûrenin bu âyet grubunda öncekilerle de uyumlu olacak şekilde, inkârcı ve alaycı kişilerin mahşerdeki perişan durumları ele alınmakta, kendilerine sorulacak bazı sorular ve onların vereceği cevaplar ile yapacakları itiraflara yer verilmektedir.

a) Mahşerdeki Rehinlik ve Bundan Kurtulanlar

Yüce Allah, özellikle inkârcılara gözdağı vermek üzere, mahşerde bir tutukluluk halinin bulunacağını gündeme getirmekte ve bu halden kurtulanların olacağını haber vermektedir.

ı. İnsanlar Kazandıklarına Karşılık Rehin Olacaktır

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَه۪ينَةٌۙ “Her nefis, kazandığının (edindiğinin) karşılığında tutukludur.” Âyetteki نَفْسٍ nefs kelimesi “can, insan”, كَسَبَتْ kesebet fiili “kazanmak, elde etmek”, رَه۪ينَةٌۙ rahîneh sözcüğü ise “tutuklu, rehin” demektir.

a) En‘âm 6/70’de de yer aldığı üzere, dünya hayatına dalarak eğlenceyi ve geçici zevklerini din haline getirenler dünyadaki amellerinin karşılığında bir çeşit rehinlik yaşayacaklardır. Kazandıkları şeyler ve sahip oldukları inkâr, onların kötü sonlarını belirlemede etkili ve belirleyici olacaktır.

Tûr 52/21’deki ifadeye göre, âhiretteki rehinlik, mutlak anlamda olumsuz bir yapı arz etmemektedir. Çünkü o âyette, imanlı atalarını imanla takip edenlerin onlarla mahşerde buluşturulacağı ve amellerinde hiçbir eksiltilmenin yaşanmayacağı belirtilerek, her insanın âkıbetinin kendi kazandığına bağlı olduğu beyan edilmektedir. Anlaşılan o ki, Yüce Allah insanı âdeta kendisine borç vermiştir. İnsan bu borç karşılığında rehindir, ancak kulluk ve fedakârlık yaparak kendisini kurtaracaktır.[1]

b) Bir sonraki âyette yer alan istisna cümlesi, burada sözü edilen tutukluluk halinin olumsuz bir şekilde gerçekleşeceğini ve bir anlamda ceza oluşturacağını ortaya koymaktadır. Durum böyle olunca, özellikle yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki كُلُّ نَفْسٍ küllü nefs “her nefis” tamlamasının “her kâfir kişi” anlamına geldiğini söylemekte bir sakınca yoktur. Çünkü sonraki âyetteki istisna cümlesi “amel defterini sağ taraftan alanları” içermekte, dolayısıyla geriye söz konusu defteri “sol taraftan” alanlar kalmaktadır ki onlar da zaten inkârcılardır.

c) Âyetteki كُلُّ نَفْسٍ küllü nefs “her nefis” tamlaması, aslında “her can” anlamına gelse de Tûr 52/21’deki كُلُّ امْرِئٍ küllümriin tamlaması, maksadın “her insan, fert, kişi” olduğunu ortaya koymaktadır. Âyetlerin birbirini açıklama özelliği nedeniyle, bazı yerlerde farklı kelimeler kullanılmış olsa da verilmek istenen mesajı anlatmakta sıkıntı yaşanmamaktadır.

d) Bu âyette çok önemli bir hususa daha dikkat çekildiği kanaatindeyiz. Sûrenin 36 ve 37. âyetlerinde insan iradesine göndermede bulunulmuş ve yapılan uyarılardan isteyenlerin öğüt alacağı beyan edilmişti. Bu mesajlara uygun olarak, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de aynı şekilde kişilerin mahşerdeki konumlarını dünya hayatındaki kendi kazanımlarının belirleyeceği ifade edilmiş olmaktadır. بِمَا كَسَبَتْ bimâ kesebet “insanın kazandığı/edindiği şey” ifadesi, kişinin dünya hayatındaki tercihleridir, kesbettiği şeylerdir, yani hem kalbiyle onaylayıp karar verdiği, hem de bu doğrultuda bedeniyle uyguladığı şeylerdir.

Burada insan iradesine yapılan vurgu, âyetteki devrik yapıdan da açıkça anlaşılmaktadır. Cümlenin sonundaki رَه۪ينَةٌۙ rahîne kelimesi normal olarak بِمَا كَسَبَتْ bimâ kesebet ifadesinden önce gelmeliydi. Ancak mesaja vurgu katmak için bu diziliş tercih edilmiş ve sorumluluğun kişinin kendi kazanımları sonucunda şekilleneceği beyan edilmiştir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyette sözü edilen konu mahşerle ilgilidir ve burada, insanların dünya hayatında kazandıklarına karşılık âhirette bir tutukluluk halinin gerçekleşeceği beyan edilmektedir. Âyet, kişilerin sorgulanmadan bırakılmayacağı, herkesin mutlak surette yargılanacağı mesajını vermeyi amaçlamaktadır. Amel defterini sağ taraftan alanlar kurtulacak; diğerleri ise hak ettikleri azapla buluşturulacaklardır.

ıı. Ashâbü’l-Yemîn Tutuklu Olmayacaktır

اِلَّآ اَصْحَابَ الْيَم۪ينِۜ “Ancak sağın adamları (defterini sağ tarafından alanlar) hariç.” Âyetteki اَصْحَابَ الْيَم۪ينِۜ ashâbü’l-yemîn tamlaması, “sağın adamları, yeminin sahipleri, amel defteri kendilerine sağ taraftan verilenler” demektir.

Önceki âyette yer alan ve mahşerdeki tutukluluk halini haber veren mesajın bütün insanlık için olumsuz anlamda gerçekleşmeyeceği, bazı insanların bunun dışında bırakılacağı işte bu âyette dile getirilmektedir. İstisna edilenlerin daha az, diğerlerinin daha fazla olacağından hareketle, büyük çoğunluğun bu tutukluluk halini yaşayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kurtulanlar “sağın adamları” olacaktır.

Ashâbü’l-Yemîn “Sağın Adamları” İfadesi Ne Demektir?

Beled 90/18’de de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, Kur’ân’da cennet ödülleri veya cehennem azabı konularının işlendiği yerlerde kullanılan tabirlerden biri de “sağın adamları” ifadesidir. Bu ne anlama gelmektedir?

اَصْحَاب الْيَم۪ينِۜ ashâbü’l-yemîn tamlamasına, “iyiler”[2] veya “dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlar”[3] anlamı da verilebilir. Âyetteki الْيَم۪ينِۜ el-yemîn kelimesinin asıl anlamından hareketle şu hatırlatmaların yapılması gereklidir:

a) Genel olarak “yemin” veya “organ” demek olan el-yemîn/el-eymân kelimeleri, “sağ el”,[4] “sağ taraf”,[5] “kuvvet”,[6] “yemin”,[7] “ahit”,[8] “güvenilen yan, kişinin şüphelenmeyeceği taraf”[9] anlamlarına geldiği gibi, ayrıca مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ mâ meleket eymânuküm şeklinde kullanıldığında mecâzî bir anlam kazanır ve sağ ellerin sahipliği “kişinin sahip olması” manasını verir.[10]

b) Bizim “sağ el” anlamını verdiğimiz âyetlerdeki el-yemîn kelimelerine “cennet” anlamı da verilmiştir.[11] Ancak biz bu kullanımların “sağ el” anlamına geldiğini, buradaki sağ elin, âhiret şartlarına göre de olsa, yine vücudun sağ tarafıyla ilgili bir organ olacağını, bu nedenle ifadelerin “sağ taraf” anlamına alınması gerektiği kanaatindeyiz.[12]

c) Yorumunu yaptığımız Müddessir 74/39 ve Beled 90/18’de de olduğu gibi, ashâbü’l-yemîn veya ashâbü’l-meymeneh ifadeleri “âhirette amel defterini sağ taraftan alanlar” demektir. İsrâ 17/71, Hâkka 69/19 ve İnşikaak 84/7’de konu açıkça “kitabı/amel defteri veya karnesi kendisine sağ tarafından verilenler” şeklinde geçmektedir. Vâkı‘a 56/27’deki tamlama ile Müddessir 74/39’daki ifade ashâbü’l-yemîn şeklinde yine aynı anlamda kullanılmaktadır. Âyetlerin birbirini anlam olarak desteklemesi ve tamamlaması açısından bakıldığında bunun böyle olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

d) Söz konusu tamlamalar “âhirette amel defterini sağ taraftan alanlar” şeklinde anlamlandırıldığı gibi, “dünyadayken Yüce Allah’a verdikleri kul olma yeminine sadık kalanlar” anlamında da kabul edilebilir. Bu anlam, kişinin yaratılışına uygun olarak, fıtratının gereği ve yaratılırken organlara Yüce Allah’ın programladığı ilâhî kodlamaya uygun bir şekilde zımnen yapıldığı kabul edilen bir yemini de hatırlatabilir. Dünya hayatında “Hakk’a kul olma yemini”ne sadık kalanlar ve bu doğrultuda hayat yaşayanlar, âhirette bu sadakatlerinin karşılığı olarak cennetle ödüllendirileceklerdir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette kastedilenlerin çocuklar olduğu ve inkârcıların cehenneme girme nedenlerinin neler olduğunu bilmedikleri için bunu onlara soracakları ifade edilmektedir.[13] İlk etapta doğru gibi görünen bu yaklaşım, “amel defterinin sağ taraftan verilmesi” ifadesiyle çelişmektedir. Çünkü çocuklara amel defteri verilmeyeceği için bu yaklaşım ikna edici değildir.

Enbiyâ 21/101-102’de ifade edildiğine göre, haklarında olumlu karar verilenler azaptan uzak tutulacaklar, hatta cehennemin uğultusunu dahi işitmeyeceklerdir. Mahşerdeki tutuklamadan etkilenmeyecek kişiler mutlaka olacaktır. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyet bunun haberini vermektedir.

ııı. Müminler Suçluların Durumunu Soracaklar

ف۪ي جَنَّاتٍۜۛ يَتَسَآءَلُونَۙ عَنِ الْمُجْرِم۪ينَۙ “Onlar cennetlerdeyken, suçluların durumundan soracaklar.” Âyetteki جَنَّاتٍۜ cennât kelimesi “cennetler, bahçeler”, يَتَسَآءَلُونَۙ yetesâelûne fiili “soruşturmak”, الْمُجْرِم۪ينَۙ el-mücrimîn kelimesi ise “suçlular” demektir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz 40 ve 41. âyetlerde, 39. âyette yer alan ve tutukluluktan istisna edilen ashâbü’l-yemînin durumuna dair bilgiler verilmektedir. Önce, onların tutukluluktan uzak halleri gereği nerede bulunacakları, ardından ne yapacakları konusu ele alınmaktadır.

Kur’ân’da “konuların zıddıyla anlatılması usulü” takip edilmektedir ki buna “mesânîlik” adı verilmektedir. İyiler-kötüler, hak-bâtıl, müminler-kâfirler, cennet-cehennem, aydınlık-karanlık, dünya hayatı-âhiret hayatı, ödül-azap gibi kavramlar büyük çoğunlukla peş peşe ele alınır ki, muhataplar bir konuyu okurken zıddını da bilmiş olsunlar. Bu metot, konuların etraflıca kavranabilmesinde çok önemli bir anlatım biçimidir. Kur’ân’ın ifade üsluplarından olan bu metot gereği, sûrenin önceki bölümlerinde alaycı inkârcılar ve gidecekleri cehennem azabı ele alındıktan sonra, şimdi de kul olma yeminine sadık kalanlar ve alacakları ödüller dile getirilmektedir.

a) Âyetteki ف۪ي جَنَّاتٍۜ fî cennât ifadesi, onların cennetlerde, yani nimet yurtlarında bulunacaklarını ortaya koymaktadır. Buradan hareketle tutukluların böyle bir sonu elde edemeyeceklerini ve yerlerinin cehennem olacağını söyleyebiliriz. Nitekim sûrenin 26. âyetinde, inkârcıların gideceği yer Sekar cehennemi olarak ilan edilmekte ve barınak veya sığınaklarının(!) da azap olacağı bildirilmektedir.[14]

Cennet/Cennât Kelimesinin Anlamı:

Cennât kelimesi, c-n-n kökünden gelen cennet sözcüğünün çoğuludur. Bu kelime, “örtülü, saklı yer, bahçe” anlamlarına gelmektedir. Aklı örtülü olduğu için delilere mecnûn denilir. Görünmedikleri için, saklı varlıkların bir bölümüne cinn adı verilmektedir. Ana rahminde saklı ve korunaklı olduğu için insan embriyosuna da cenîn/ecinne denmektedir. Kelimenin “bahçe” anlamı da, diğer anlamlarla yakından ilgilidir; çünkü ağaçlar, yapraklar, çiçekler ve meyveler toprağı örttükleri ve toprak âdeta saklı bir halde yukarıdan görünmediği için bahçeye de cennet adı verilmektedir.

Müminlere vaad edilen “cennetler” de benzer şekilde bahçeler anlamıyla aynı temele sahiptir ve mahşerdeki cennetlerin yapısı muhtemelen dünyadaki bahçelere benzer şekilde gerçekleştirilecektir. Elbette buradakilerden çok daha güzel ve durulmaya değer bir mahiyette hazırlanmış olacaklardır. İşte âhirette amel defterleri kendilerine sağ taraflarından verilecek kişiler bu cennetlerde ağırlanacaklardır, âyette bildirilen husus budur.

b) Cennet ödülleriyle buluşturulacak müminler orada boş durmayacaklar ve çeşitli meşguliyetlere sahip olacaklar, ancak bu meşguliyetten dolayı yorulmayacak ve bıkkınlık içerisine girmeyeceklerdir. Bu konuda Hıcr 15/48, Fâtır 35/35 ve Yâsîn 36/55’te çeşitli bilgiler yer almaktadır. Ğâşiye 88/8-10’da geniş bir şekilde açıkladığımız üzere, cennetlikler orada sahip olacakları işlerden mutlu ve memnun olacaklardır. Cennetliklerin meşguliyetlerinden birisi de, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetlerde şu şekilde yer almaktadır:

يَتَسَآءَلُونَۙ عَنِ الْمُجْرِم۪ينَۙ “Onlar (cennetlerdeyken) suçluların durumundan sorarlar.” Bu cümlenin iki şekilde tercümesi yapılabilir:

İlki, mealde tercih ettiğimiz tercümedir. Buna göre, soruyu soranlar da, soru kendilerine sorulanlar da cennetlikler olarak kabul edilebilir. Zemahşerî’nin dediği gibi, kendilerine soru sorulan müminler, daha önce bu soruyu suçlulara sormuş olanlardır. Şöyle denmek isteniyordur: “Biz, onlara ‘Sizi ateşe sokan sebep nedir’ diye sormuştuk.” Râzî, bu tercihe başka bir açıdan daha yaklaşmakta ve suçluları henüz görmedikleri için, soruyu müminlerin birbirlerine soracaklarını ifade etmektedir. Daha sonra cehennemlikleri azabın içerisinde gördüklerinde ise, devam eden soruyu onlara yöneltmiş olacaklarını beyan etmektedir. Her iki izah tarzı da doğrudur ve kabul edilebilir bir mantığa sahiptir.

İkinci olarak, bu ifadeye “Onlar (cennetlerdeyken) suçluların durumunu sorarlar” anlamı da verilebilir. Bu durumda الْمُجْرِم۪ينَۙ el-mücrimîn kelimesinin başındaki عَنِ ‘an edatı “zâid”, yani anlama doğrudan katkısı olmayan bir edat olarak kabul edilmiş olur. Cennetliklerin, azapta olan suçluları orada görünce durumlarını soracakları böylece ifade edilmiş olmaktadır.

Mücrim Ne Demektir?

Mücrim kelimesi, c-r-m kökünden türetilen bir isimdir ve özet olarak “günah, cürüm veya suç işlemek” anlamına gelmektedir. الْمُجْرِم۪ينَۙ el-mücrimîn, “suç işlemeyi hayat tarzına dönüştüren veya suçu savunan kişiler” demektir.

Mücrimlerin Özellikleri Nelerdir?

Kelime anlamında da belirttiğimiz gibi, bunlar sürekli günah veya suç işleyenlerdir. Kur’ân’da zikredildiğine göre mücrimler “af kapsamı dışında bırakılmışlardır.”[15] Bu insanlar, “yüzü korkudan ve dehşetten dolayı moraranlar, körleşenler” şeklinde tanıtılmakta ve azabın muhatapları olarak sunulmaktadırlar.[16]

Bunların, “başları eğik ve mahcup bir şekilde diriltilecekleri”[17] ve “kendilerinden intikam alınmasını gerektirecek şekilde suç işleyenler oldukları” anlaşılmaktadır.[18] Ayrıca mücrimlerin, “azabın içerisinde çok uzun süre kalacakları”,[19] çünkü “Müslüman olmayı değil, teslim olmamayı tercih ettikleri” belirtilmektedir.[20] Yani bir anlamda mücrimlik, günahtan kaçınmak için Allah’a teslim olmayı değil, günah işlemek için teslimiyetten kaçınmayı ifade etmektedir.[21]

Mücrimler, şımarık Kaarûn özelinde “suçlular” şeklinde tanıtılmakta, bunlar için mahşerde günahları nedeniyle sorgulama ihtiyacı bile hissedilmeyeceği beyan edilmektedir.[22] Öyle anlaşılıyor ki bunlar, insanların en azgınları arasında yer almaktadırlar. Nitekim günahları nedeniyle sorgulanmayacak bu kişilerin, simalarından tanınacakları ifade edilmektedir.[23]

Toplumda mücrimler, bozgunculuk yapan liderler ve kendini aldatanlar,[24] cinsel sapkınlık yapanlar,[25] hakkı istemeyenler,[26] Allah’a karşı yalan iftira edenler,[27] insanlara inanç özgürlüğü tanımayanlar[28] ve insanları yoldan saptıranlardır.[29] İnanç ve inananlar bağlamında düşündüğümüzde bunlar müminlere gülen, onların yanına gittiklerinde onlarla alay eden, bu alaycılık sonrasında kafadarlarının yanına keyifle ve eğlenerek dönen, inananları gördüklerinde onlara sapıklık ithamında bulunan kimselerdir.[30]

İşte bütün bu anlattıklarımız ışığında, Yüce Allah’ın çizdiği bu tabloya bakarak, mücrimlerin ilk insan neslinden kıyâmete kadar var olacağı ve hepsinin aynı muameleye tâbi tutulacağı anlaşılmaktadır. Onların mahşerdeki durumlarının nasıl olacağı sorusu orada kendilerine mutlak surette sorulacak ve kendi ağızlarından suçlarını itiraf edeceklerdir. İşte takip eden âyetlerde bu konu ele alınmaktadır.

ıv. Cehenneme Sürükleyen Sebep Nedir?

مَا سَلَكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ “(Müminler, cehennemliklere) ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ (diye soracaklardır).” Âyetteki سَلَكَ seleke fiili “sokmak, sürüklemek, sebep olmak”, سَقَرَ sekar kelimesi ise “kavurucu ateş, cehennem ateşi” demektir.

Âyetteki سَلَكَ seleke fiilinin mâzî, yani “geçmiş zaman” kalıbı ile getirilme sebebi, olayın meydana geldiğini değil, henüz gerçekleşmemiş de olsa mutlak surette yaşanacağını bildirmeyi amaçlamaktadır. Bu ifade biçimi Kurân’da bir metottur. İleride gerçekleşmesi kesin olan olaylar için, özellikle kıyâmet ve mahşer halleri için genellikle bu tür geçmiş zaman kalıbı kullanılmaktadır. Suçluların bu soruya verecekleri cevaplarda da aynı şekilde ve aynı gerekçeyle geçmiş zaman kalıbı tercih edilmektedir.

Önceki âyetlerde sözü edilen soru cümlesi işte bu âyette yer almaktadır. “Sizi kavurucu ateşe sürükleyen sebep nedir?” sorusu, inkârcı insanların ateş azabına gitmelerinin sebebinin yine kendileri olduğunu, başka sebepler veya failler aramamaları gerektiğini ortaya koymaktadır.

Âyetteki soru edatının مَنْ men değil de مَا olması çok manidardır. Çünkü edat eğer men olsaydı, anlam “Seni azaba kim sürükledi?” şeklini alacaktı. Oysa edatı, burada şahısları değil, eylemleri ifade etmektedir. İnsanların azaba sürüklenmeleri, onların dünyadaki karar ve eylemlerinin sonucunda gerçekleşecektir. İşte Yüce Allah, devam eden âyetlerde bu gerçeği onların dilinden madde madde sıralamakta ve ders almaları için insanlığa sunmaktadır.

b) Azaba Neden Olan Eylemler

Yüce Allah, suçluların ateş azabında olacaklarını ve mahşerde bu durumun nedenlerinin kendilerine sorulacağını beyan ettikten sonra, onların da çeşitli cevaplar vereceğini bildirmekte ve muhatapları aynı yanlışlara düşmemeleri noktasında uyarmaktadır.

ı. Yüce Allah’tan Yana Olmamak

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَۙ “(Suçlular ise şöyle) cevap vereceklerdir: Salat edenlerden değildik.” Âyetteki لَمْ نَكُ lem nekü ifadesi “değildik, olmadık”, الْمُصَلّ۪ينَۙ el-müsallîn kelimesi ise “destek verenler, yaslananlar, ibadet edenler, namaz kılanlar” demektir.

a) Genellikle “namaz” ibadeti ile ilişkilendirilen el-müsallîn kelimesinin anlam içeriğinde elbette bir tevhîd eylemi olarak namaz da vardır. Ancak kelimenin özel olarak “namaz” anlamı vermesi için ekaame, yukıımu, ikaamet, ekım, ekıımû gibi kelimelerle birlikte kullanılması gerekir. Bu nedenle, âyette الْمُصَلّ۪ينَۙ el-müsallîn sözcüğüyle kastedilen anlam, özel olarak namaz ibadetinden ziyade, namazı da içerecek şekilde bütünüyle tevhid eylemlerini yapanlardır. Bir sonraki âyette ekonomik bir faaliyet yer aldığı için bu âyetteki mesajın bütünüyle bedensel ibadetler olduğunu söylemekte bir sakınca görmemekteyiz. Meseleye bu açıdan bakınca, âyeti “Tevhîd üzere Hakk’a yönelenlerden, yani ibadet edenlerden değildik” şeklinde tercüme etmenin çok daha doğru olduğu açıkça ortadadır.

b) Peygamber namaz ibadetini “dinin direği” olarak tanıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında âyeti namazla ilişkilendirmek doğru gözükebilir. Ancak, namazı oluşturan hareketlerin ibadet değeri taşıması için onun inanarak kılınması gerektiği de herkesin malumudur. Çok büyük bir günah da olsa namaz kılmamak, farzıyetini inkâr etmediği sürece kişiyi dinsiz yapmaz. Bu açıdan bakıldığında, ateş azabına atılmanın ilk gerekçesini davranışlarla ilişkilendirmektense, onu inançla ilgili görmek daha doğrudur. Bu nedenle, el-müsallîn kelimesini öncelikle inançla ilişkilendirerek bütün tevhid eylemlerinin sahipleri olarak anlamlandırmak daha doğru bir yaklaşımdır.

Kelimenin kök olarak “yaslanmak, destek olmak” anlamlarından hareketle, âyette kastedilen mesajın, bu kişilerin Yüce Allah’a yaslanmayanlar ve O’nun dinine destek olmayanlar olduğu da ifade edilebilir. Kişi dünyada neye veya kime yaslanmışsa, kimden yana olmuş, kimin yanında yer almış, kime güvenmiş ve kime destek vermişse, mahşerde de ona göre bir muameleye tâbi tutulacaktır. Dünyada Yüce Allah’tan yana olanlar mahşerde cennete, şeytandan yana olanlar da ateşe yaslanacaklardır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette, cehennemliklerin ateşe atılma gerekçelerinin başına inanç yoksunluğu yerleştirilmiştir. En geniş anlamıyla tevhidden, yani Yüce Allah’tan yana olmamak ve bunun sonucunda inanarak ibadet yapmamak, ateşe atılmanın ilk sebebi olarak itirafa konu edinilmektedir. Dünya hayatında Yüce Allah’ın dinine destek verip ona yaslanmayanlar, mahşerde ateş azabına yaslanmak zorunda kalacaklarını unutmamalıdırlar.

ıı. Yoksullarla İlgilenmemek

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَۙ “Yoksulu da doyurmazdık.” Âyetteki نُطْعِمُ nut‘ımü fiili “yedirmek, doyurmak, ilgilenmek”, الْمِسْك۪ينَۙ el-miskîn kelimesi ise “yoksul” demektir.

Mahşerdeki sorgulamada Sekar cehennemindeki azabı hak edenler, kendilerini azaba sürükleyen sebeplerin ikincisini “yoksulu doyurmamak” şeklinde itiraf edeceklerdir.

الْمِسْك۪ينَۙ el-miskîn kelimesi, “fakirliğin kendisinde yerleştiği, mesken tuttuğu kişi” demektir. Günlük konuşmalarda “miskin” kelimesine genelde “boş boş oturan kişi” anlamı verilmesi tamamen hatalı bir kullanımdır. Çünkü bu kelime, “muhtaç, düşkün, kendi gücüyle kazanmaktan aciz kişi”[31] anlamına gelmektedir.

Âyetteki maksat, inkârcıların mahşerdeki sıkıntılı duruma düşmelerinin sebebini ortaya koymaktır. İnançtan yana olumsuzluk içerisinde bulunmak anlamında “Allah’tan yana olmama”nın peşinden, konu ekonomik yükümlülüklere getirilmektedir. Sekar cehennemine gideceği ifade edilen kişiler, müminlerin kendilerine soracağı, “Sizi Sekar’a sürükleyen sebep nedir?” sorusuna yönelik ikinci cevabı şöyle vereceklerdir: “Biz, açlık ve yoksulluk nedeniyle âdeta karnı toprağa yapışmış haldeki insanları doyurmazdık.”

Fecr 89/17-18, Beled 90/13-16 ve Mâ‘ûn 107/2-3. âyetlerde detaylı bir şekilde ele aldığımız üzere, ilâhî vahyin muhataplarından öncelikli istekleri arasında “fakirlerin ve yoksulların sahiplenilmesi” çok önemli bir yer tutmaktadır. Risaletin özellikle Mekke döneminde indirilen sûrelerinin pek çoğunda bu emri görmekteyiz. İnsân 76/8. âyetinde de ele alacağımız gibi, dinin toplum hayatındaki en önemli işlevlerinden birisi, yetim ve yoksullarla ilgilenilmesi, kendilerinin sahiplenilmesi ve dertlerinin paylaşılıp, kimsesizlik duygusundan kurtarılmalarının sağlanmasıdır.

Toplum hayatındaki bu vazgeçilmez görevi yapmayanlar bilmelidirler ki, ilgilenmedikleri fakir ve yoksulları açlık ve sıkıntı azabına terk etmektedirler. Fakirlik, yoksulluk, yetimlik gibi durumlar bir toplumun gelişmişlik ölçütleriyle ilgili bilgi vermektedir. Fakirleriyle yeterince ilgilenmeyen topluluklar, ekonomik olarak ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, onlar insanlık fakiridirler ve gelişmişlikleri de sanıldığı gibi ileri bir düzey oluşturmamaktadır. Bir ülkenin gelişmişlik ölçüsü fakirlerle ilgilenmeyle doğru orantılıdır.

Dünyada yaşanan bu tür dengesizlikler aslında daha dünyadayken ateş oluşturmakta ve toplumun bir kesimini manevî olarak ateşin içerisine itmektedirler. Fakirleri bu şekilde sıkıntılara mahkûm edenler, bu ilgisizliklerinin karşılığında mahşerde kendilerini Sekar cehenneminin kavurucu ateşinde bulacaklardır. Yoksula ilgisiz kalan zenginler, dünyada tutuşturdukları “fakiri gözetmeme ateşi”yle mahşerde mutlaka buluşacaklardır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet grubunda dile getirilen hususlar, bu anlamda çok önemli mesajlar ve dersler içermektedir. Âhirette ateş azabına düşmemek ve bu itiraflarda bulunmak zorunda kalmamak için, fakirlere yardım konusunda duyarlı olmamız gerektiğini unutmamalıyız.

ııı. Boş İşlere Dalmak

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَآئِض۪ينَۙ “(Bâtıla) dalanlarla birlikte biz de boş şeylerle meşgul olurduk.” Âyetteki نَخُوضُ nehuudu fiili “dalmak, meşgul olmak”, الْخَآئِض۪ينَۙ el-haaidıın kelimesi ise “boş işlere, günaha dalanlar” demektir.

Ateş azabına çarptırılmanın üçüncü gerekçesi bu âyette dile getirilmektedir. Boş ve anlamsız şeylerle meşgul olmak, günahlara dalmak, ilâhî öğretilerle alay etmek ve gereksiz işlere dalmak insanın hem dünyasını anlamsızlaştırır, hem de âhirette derin mahcubiyetlere ve mahrumiyetlere sebep olur.

En‘âm 6/68’de, Hz. Peygamber’i inşa eden esaslar arasında yer alan şu bilgi son derece çarpıcıdır: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğün zaman, onlar başka konulara geçinceye kadar onlardan uzak dur. Ama eğer Şeytan sana unutturursa, hiç değilse hatırladıktan sonra zâlimlerle birlikte bulunma!” Bu âyetten anlaşıldığına göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki davranış da benzer özelliktedir ve Allah’ın âyetleri hakkında alay içerikli konuşmaları ifade etmektedir. Âyetlerle alay edenler, bundan tevbe etmedikleri sürece bu dinin hiçbir yerinde olamazlar. Yine aynı âyetten anladığımıza göre, bu tür alaycılık yapanlar zâlimler olarak nitelendirilmektedir. Zâlimin mahşerdeki yeri de elbette ateş azabıdır.

Yüce Allah, kurtuluşa erecek müminlerin niteliklerini ele aldığı Mü’minûn 23/1-11’de ikinci özellik olarak “lağvden, yani kıymetsiz, değersiz, itibarsız, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirme”yi dile getirmektedir. Ayrıca Furkaan 25/72’de de Rahmân’ın has kullarının yalana şahitlik etmeyip, yararsız şeylerle karşılaştıklarında da vakarla çekip gittikleri ifade edilmektedir.

Yüce Allah boş ve anlamsız şeylerle ilgili olarak şu evrensel ahlâkı bildirmektedir: “Allah size kitapta şunu indirmiştir: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini duyduğunuz zaman, onlar (bu sözü bırakıp) başka bir söze dalıncaya kadar onlarla birlikte oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz ki Allah, bütün ikiyüzlüleri ve kâfirleri cehenneme toplayacaktır.”[32]

Mahşerde ateş azabıyla karşılaşmamak için hayatın anlamsızlıklardan uzak yaşanması gerektiği son derece açıktır. Günah sözlerden ve işlerden kaçınmak, onların bulunduğu yerleri terk edip onlara şahit olmamak, yalandan şiddetle uzak durmak, hakikatlere, özellikle ilâhî mesajlara karşı alaycılık yapmamak Müslüman’dan istenen davranışlardan sadece bir kısmıdır. Bu yanlışlıkları işlemek nasıl ki haram ise ve azabı gerektiriyorsa, söz konusu eylemlerin zıddını yapmak da aynı derecede farzdır ve sonucu ödüllerle buluşmaktır. İşte mahşerde sızlanmak istemeyenler, dünya hayatında nasıl davranması gerektiğini Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetinden öğrenmeli ve bunu hayatında uygulamalıdır.

ıv. Hesap Günü’nü Yalanlamak

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۙ “Hesap Günü’nü de yalanlardık.” Âyetteki نُكَذِّبُ nükezzibu fiili “yalanlamak”, يَوْمِ الدّ۪ينِ yevmü’d-dîn tamlaması ise “Hesap Günü” demektir.

Sekar cehennemine gitmenin dördüncü sebebi de mahşer yargılamasını inkâr etmektir. Bu durum, inkârcılar tarafından orada itiraf edilecektir. Kur’ân’da pek çok âyette geçen bu tamlama “Din Günü” olarak anlaşılmakta, tamlamadaki dîn kelimesi bu doğrultuda “borç, hesap” anlamıyla mahşerdeki yargılamayı ifade etmektedir. “Din Günü” demek “Hesap ve Yargılama Günü” demektir.

Dünya hayatında herhangi bir ölçü ve sınır tanımadan, hak hukuk gözetmeden her türlü yanlışlığı ve haksızlığı yapabilmeyi kendisinde hak görenler, bunun son derece yanlış bir tutum olduğunu mutlaka anlayacaklardır, ancak o zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Kur’ân’da yüzlerce âyette yer alan, kıyâmete ve âhirete iman konusu, Allah’a imandan sonra dinin olmazsa olmaz değerleri arasında ilk sıralardadır. Gayba imanın en temel esasları arasında yer alan bu konudaki en küçük tereddüt, sahibini imandan yoksun bırakmaya yetecektir.

Bu nedenle Allah’a güvenmemek, yoksullarla ilgilenmemek, boş ve anlamsız şeylerle meşgul olmak, sonuçta kişiyi âhireti ve oradaki yargılamayı inkâra götürebilir. Ciddi konulara gereken hassasiyeti göstermemek bir süre sonra sahibini inkârın kucağına itebilir. “Sebep-sonuç” ilişkisi bağlamında meseleye bakılırsa, söz konusu üç davranış “sebep”, âhireti inkâr ise “sonuç” olur. İnkârın sonucu ise mahşerde ateş azabıyla karşılaşmak ve o azabın içerisinde derin ıstıraplara dûçâr olmaktır.

c) İnkârın Sonuçları

Yüce Allah, insanların kazandıklarının karşılığında tutuklu olacakları ve azaba neden olan dört eylem hakkında bilgi verdikten sonra, sahip olunan yanlışlıkların nereye kadar devam edeceğini ve bazı beklentilerin nasıl sonuçsuz kalacağını beyan etmektedir.

ı. Ölene Kadar Gerçeğe Geri Dönememek

حَتّٰىٓ اَتٰينَا الْيَق۪ينُۜ “Sonunda hakikat(i ortaya çıkartan ölüm) bize geldi.” Âyetteki اَتٰي etâ fiili “gelmek”, الْيَق۪ينُۜ el-yakîn kelimesi ise “gerçek, hakikat, ölüm” demektir.

Yüce Allah, suçluların azaba uğratılmalarının gerekçelerini mahşerde, dört başlık halinde kendilerine itiraf ettirecek ve bu duyarsızlıklarını ölünceye kadar devam ettirdiklerini söylemelerini sağlayacaktır. Buradan anlaşılması gereken şudur: İnsanlar bazı hataları işlemeye devam edince, bir süre sonra, yaptıkları yanlışların hata olmadığına inanabilir; ölünceye kadar geri dönme ya da özür dileme ihtiyacı hissetmeyebilirler.

Tekâsür 102/1-2’de de hatırlatıldığı üzere, insanlar hata işlemeyi alışkanlık haline getirince artık ondan dönmeyi genellikle başaramamaktadırlar. Hatalar bazen inanmamanın sonucu olarak, bazen de “nasıl olsa bir gün dönerim” veya “nasıl olsa bağışlanırım” rahatlığıyla işlenir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet grubundaki durum, inanmamanın sonucu olarak işlenenlerle ilgilidir. Hayatında yanlışlardan vazgeçmeyi başaramayanlar, ölüm gerçeğiyle yüzleşince, davranışlarının hatalı olduğunu anlayacaklardır; çünkü ölüm melekleri onları bilgilendirecektir. İşte konuyla ilgili âyet:

En‘âm 6/93’te, vahye karşı duran, Allah’a yalan iftira eden, vahiy aldığını iddia eden, vahyin benzerini kendisinin de uydurabileceğini ifade eden kişiler “en zâlimler” olarak tanıtılmaktadır. Bu kişiler ölüm sancısı çekerlerken, melekler ellerini uzatmış olarak kendilerine “Ruhlarınızı teslim edin” diyecektir. Devamla, “Allah’a yalan iftira etmelerinin ve mesajlarına karşı kibir göstermelerinin karşılığı olarak” ölüm anında onur kırıcı bir azapla karşılaşmakta olduklarını onlara haber vereceklerdir. İşte bu âyet, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki الْيَق۪ينُ el-yakîn denen “ölüm gerçeği”nin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İnsanların ölüm biçimleri, hayatlarının istikametiyle ilişkilidir. Bazıları sevgiliyle buluşma sevinci ve meleklerin selamlamaları ile, bazıları ise derin sıkıntı ve hüzünlerle ölüm gerçeğini yaşarlar. Nahl 16/28 ve 32. âyetler bu konuda açıklayıcı bilgiler içermektedir. Kendilerine kötülük yapıp yazık edenleri melekler vefat ettirdiklerinde, “Biz hiçbir kötülük yapmamıştık” diye barış eli uzatacaklar; ancak meleklerin, “Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir” cevabıyla karşılanacaklardır. Öte yandan, iyilik sahipleri ise meleklerin “Selam sizlere olsun! Yapmış olduklarınızdan dolayı cennet girin!” hitabıyla ödüllendirileceklerdir.

Enfâl 8/50 ve Muhammed 47/27’de ifade edildiğine göre, küfrü tercih edip küfür üzere yaşayanları melekler vefat ettirirken, feci halleri görülmeye değerdir. Çünkü melekler onların suratlarına ve sırtlarına vuracaklardır.

Bütün bu âyetlerden anlaşılıyor ki, kişilerin dünya hayatında sahip oldukları inanç ve uygulamaya devam ettikleri düşmanca faaliyetler, ölümleri anında ölüm şekillerini de belirlemede etkili olacaktır. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki “gerçeğin kendilerine gelmesi” ifadesi, onların ölümleridir. Hıcr 15/99’da da zikredildiği üzere, ölünceye kadar Allah’a kulluk yapması gereken bu nankörler, ölüm esnasında hakikati anlayacaklar ve yaptıklarının hatalı olduğunu elbette fark edeceklerdir; ancak ne yazık ki bunun onlara hiçbir faydası da olmayacaktır.

Tevbenin zamanı çok önemlidir; çünkü Nisâ 4/18 ve Yûnus 10/91’de belirtildiğine göre, ölüm anındaki tevbenin geçerliliği olmayacaktır. Tevbe iddiasındaki samimiyetin ortaya konulması için zamana ihtiyaç vardır. Oysa ölüm geciktirilmeyeceği için, ölmek üzere olan kişinin böyle bir imkânı kalmamıştır. Bu nedenle, yapılan kötülüklerden ve hatalı eylemlerden zamanında uzaklaşmak ve bu kararda samimi olunduğunu ispatlamak gerekmektedir.

ıı. Şefaatten Yararlanamamak

فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِع۪ينَۜ “(Bekledikleri) şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermeyecektir.” Âyetteki تَنْفَعُ tenfe‘u fiili “yarar sağlamak, fayda vermek”, شَفَاعَةُ şefâ‘at kelimesi “şefaat, çift yapmak, iltimas, torpil”, الشَّافِع۪ينَۜ eş-şâfi‘în sözcüğ ise “şefaatçiler” demektir.

Daha önceki pasajda sıralanan “Allah’tan yana olmamak, yoksulla ilgilenmemek, boş ya da anlamsız işlerle meşgul olmak ve Hesap Günü’nü yalanlamak” şeklindeki hatalı inanç ve davranışların ikinci sonucu işte bu âyette yer almaktadır. Bu kişiler, bekledikleri türden bir ayrımdan ve kayırmadan kesinlikle yararlanamayacaklardır.

Yûnus 10/18’de yer aldığına göre, Mekkeli müşrikler putların kendilerine şefaat edeceğine inanmakta ve onlara sırf bu nedenle tapındıklarını ifade etmekteydiler. Yüce Allah onların bu iddiasını aynı âyette, “Siz, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” diyerek reddetmektedir.

Zümer 39/43’te, yine Mekkeli müşriklerin Allah’ın peşi sıra bazı şefaatçiler edindikleri ifade edilerek, “Hiçbir şeye güçleri yetmese ve akılları ermese de mi?” cümlesiyle bu beklenti reddedilmektedir. Çünkü Zümer 39/44’e göre, “bütünüyle şefaat, göklerin ve yerin idaresi sadece kendisinde olan ve insanlar da sadece kendisine döndürülecek olan Allah’a aittir. Buna göre, Yüce Allah’ın izin ve kontrolü dışında başka şefaatçiler aramak son derece bâtıl bir beklentidir.

İşte Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette, vahye karşı düşmanlık yapan ve anılan dört davranışı kendilerine ilke edinenlerin şefaatten kesinlikle yararlanamayacaklarını beyan etmektedir. Cehenneme atılmanın gerekçeleri arasında sayılan dört temel bozukluk, bizzat onların sahipleri tarafından mahşerde itiraf edilecektir. Bu arada, söz konusu olumsuzlukların bazı sonuçlarının bulunacağı da belirtilmektedir. İlk sonuç, ölünceye kadar gerçeğe geri dönememektir ki bunun nasıl bir felâket olduğunu izaha bile gerek yoktur. Diğeri ise şefaatten yararlanamamaktır ki bu da ödülü hak edenlerle birlikte bulunamamak anlamında başka bir mahrumiyettir.

Âyetle ilgili bu yorumumuzdan sonra, şimdi de hakkında çeşitli yanlış anlaşılmaların yaşandığı, birtakım anlam kaymalarının görüldüğü ve “nasıl olsa bir kayıranımız olur” beklentisiyle insanları tembelliğe sevk eden “şefaat” konusuna değinmek istiyoruz.

Şefaat Meselesi:

Kur’ân’da “tek olanı çift yapmak” anlamındaki ş-f-‘a kökünden kelimeler 26 âyette kullanılmaktadır. Nisâ 4/85’te yeşfa‘/şefaat kelimesi dünya hayatı için “öncülük etmek, katkıda bulunmak” ve Fecr 89/3’teki şef‘ kelimesi de “çift” anlamına gelmektedir. Âhiretle ilişkilendirilen diğer kullanımları ise beş başlıkta ele almamız mümkündür:

Şefaatin sadece Yüce Allah’a ait olduğunu beyan eden âyet: “De ki: Şefaat bütünüyle ve sadece Allah’a aittir.”[33] Şefaatle ilgili bütün âyetler bu âyet ışında anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır.

Şefaati mutlak anlamda reddedip onun fayda vermeyeceğini içeren âyetler: “Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz, onlara asla yardım da yapılmaz.”[34] “Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve şefaat (kayırma) bulunmayan gün (kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zâlimlerdir.”[35] Konuyla ilgili bu iki âyetin mealini vermekle yetinmek istiyoruz.[36]

Şefaati Allah’ın iznine bağlayan âyetler: “İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir?”[37] Bu konuda başka âyetler de vardır.[38]

Şefaat edebilecek varlıklar: Bunlar Kur’ân’ın ifadesine göre “Rahmân’ın katından söz alan melekler”dir.[39]

Kendilerine şefaat edilebilecekler: Bunlar da “Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler”;[40] “Allah’ın razı olduğu müminler;[41] “Allah’ın izin verdiği kimseler”[42] ve “Allah’ın dilediği ve razı olduğu kişiler”dir.[43]

Bu âyet gruplarından çıkartılabilecek çeşitli sonuçlar vardır:

a) Şefaatle ilgili bütün bu âyetleri birlikte düşündüğümüzde, şefaatin mutlak anlamda sadece Yüce Allah’a ait olduğunu kabul etmek ve ısrarla bu gerçeği vurgulamak durumundayız. Yüce Allah’tan başkasından şefaat beklemek, O’nu yeterince tanımamaktır. Şu husus asla unutulmamalıdır: Hiçbir varlık, insanı Yüce Allah’ın sevdiği kadar sevemez. Dolayısıyla bağışlanmayı ve şefaati Yüce Allah’tan beklemek tek çıkar yoldur. Bağışlanmak için araya başkalarını sokanlar, Yüce Allah ile aralarına mesafe koyanlardır; dahası Yüce Allah’ı kendilerinden uzak sananlardır. Oysa Kaaf 50/16’ya göre Yüce Allah insana şahdamarından hatta Enfâl 8/24’e göre insanın bizzat kendisinden daha yakındır. Allah – kul – şefaat ilişkisinde anlayışımız bu olmalıdır.

b) Ayrıca, Mekkeli müşriklerin beklediği türden bir şefaatin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Allah’tan başkasını otorite kabul edip, bazı artçı tanrıcıklar veya çakma tanrılar edinen ve sonunda onlardan torpil bekleyenler, bu beklentilerinin karşılığını kesinlikle göremeyeceklerdir. İkinci maddede saydığımız âyetlerde de görüleceği üzere, Kur’ân bu konuda son derece kesin ve olumsuz ifadeler içermektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Müddessir 74/48’de ele alınan konu da budur.

c) Üçüncü maddede naklettiğimiz âyetlerde Yüce Allah şefaati bütünüyle Kendi iznine bağlamaktadır. O’nun izni olmadan -hâşâ- sanki O’na rakip anlayışlar türetiliyormuş gibi yeni bir şefaat kurumu oluşturmamak gerekir.

d) Yüce Allah, 4 ve 5. maddelerde aktardığımız âyetlerde, şefaat etmeleri için ve şefaate lâyık olabilmeleri için bazı özellikler saymaktadır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, şefaat Allah’ın iznine bağlıdır. O’nun izin verdiği melekler, yine O’nun izin verip razı olduğu kullara yönelik gerçekleşecektir. “Allah’ın razı olduğu kişiye şefaate ne gerek var?” diye bir soru sorulabilir. Buna verilecek cevap, kelimenin kök anlamında gizlidir: “Tek olanı çift yapmak” demek olan şef‘ kelimesi, cennete gitmiş kişilerin oradaki derecelerinin artırılması anlamını vermektedir. Bir dereceyi hak eden kişilere Yüce Allah bir üst dereceyi verebilir. Bunu melekler eliyle ilgili kişilere bildirir, böylece meleklerin şefaati de anlaşılmış olur.

e) Şûrâ 42/5’e göre, meleklerin yeryüzündeki bütün insanlar için gerçekleşecek olan bağışlanma duaları, Mü’min 40/7’ye göre, iman etmiş kişiler için kabul edilmiş olacaktır. İşte onların duası kabul edilince, derece artırım kararı onların eliyle müminlere iletilir ve şefaat gerçekleşmiş olur. Esasında Nisâ 4/69’daki mesaj da bunun tamamlayıcısıdır: “Allah’a ve Peygamber’e itaat eden kimseler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, Hakk’a sadık kalanlar, hayatını imanına şahit kılanlar ve iyiliği yayanların safında olurlar. Bunlar ne güzel dostturlar.” Şefaat, bu dört grupla mahşerde cennet ödülleri içerisinde birlikte olma halidir ve bunu sağlayacak olan da sadece Yüce Allah’tır. Haklarında bu karar verilenlere sevindirici haberi melekler vermiş olacaktır. Onların bağışlanma dileği şeklinde müminlere yönelik duaları da böylece kabul edilmiş bulunacaktır.

f) Öte yandan, şefaatin “cehennemden çıkartılıp cennete gönderilme” şeklinde gerçekleşeceği anlayışı ise, kişiyi büyük günah işlemeye teşvik edeceği ve onu tembelliğe sevk edeceği için doğru görülmemelidir. Yüce Allah, Nisâ 4/31’de “Büyük günahlardan kaçınırsanız diğerlerini örter ve sizi değerli bir ödül yerine (cennete) koyarız” buyurmaktadır. Genelde algılandığı üzere şefaat, büyük günah işleyenlere yönelik gerçekleşecektir. Oysa bu kabul, söz konusu âyetle taban tabana zıttır.

Hz. Peygamber’e nispet edilen ve bir kısmı âyetlerle açıkça çelişen rivayetleri Kur’ân ışığında yeniden değerlendirme zorunluluğu vardır. Çünkü Hz. Peygamber Kur’ân’a aykırı konuşamaz, Kur’ân’a aykırı konuşan kişi de peygamber olamaz. Bu durumda, Hz. Peygamber’den geldiği iddia edilen, ancak Kur’ân’a aykırılığı da son derece açık olan rivayetleri esas alıp âyetleri yorumlamak doğru değildir. Yapılması gereken şey, bunun tam zıddıdır: Âyetler esas alınmalı, rivayetler ise yorumlanmalıdır. Kur’ân’a uygun rivayetler kabul edilmeli, aykırı olanlar ise “Bunlar Peygamber (as)’ın sözü olamaz” diyerek tevil edilmeli veya açıkça reddedilmelidir.

g) Nâfile ibadetleri Hz. Peygamber’in şefaatini elde etmek için yapmak ise son derece büyük bir hatadır ve mutlaka bundan dönülmelidir. “Hz. Peygamber’den şefaat istemek” yerine, onunla birlikte olmak anlamında “onun şefaatini istemek” gerekir. Peygamberimizin şefaati, onun arkadaşlığının istenmesidir ve Müslümanların böyle bir istekte bulunmaları imanlarının gereğidir. Allah razı olmadığı için azapta kalanları Peygamberimiz savunamaz; Allah’ın sevmediğini Peygamberimiz de sevemez. Dolayısıyla, şefaati ispat etmek için Hz. Peygamber’i -hâşâ- Yüce Allah’ın razı olmadıklarının savunucusu durumuna getirmek hiçbir şekilde doğru bir anlayış değildir.

[1]   İslâmoğlu, age., s. 1050’de 6. not.

[2]   İslâmoğlu, age., s. 1191.

[3]   Esed, age., s. 1271.

[4]   İsrâ 17/71; Tâhâ 20/17; Vâkı‘a 55/8, 27; Hâkka 69/19; Müddessir 74/39; İnşikaak 84/7.

[5]   A‘râf 7/17; Kasas 28/29; Hadîd 57/12; Tahrîm 66/8; Me‘âric 70/36-37.

[6]   Zümer 39/67. Benzer örnek için bkz. Sâffât 37/93; Hâkka 69/45.

[7]   Bakara 2/225; Mâide 5/89; En‘âm 6/109; Nahl 16/94; Nûr 24/53; Fâtır, 35/42.

[8]   Tevbe 9/12; Kalem 68/39.

[9]   Sâffât 37/28.

[10]               Nisâ’ 4/3, 24, 25, 36; Nahl 16/71; Mü’minûn 23/6; Nûr 24/31, 33, 58; Rûm 30/28; Ahzâb 50, 55; Me‘âric 70/30.

[11]               Dâmeğânî, Kâmûsu’l-Kur’ân, s. 506.

[12]               Yemîn kelimesinin anlamı hakkında bkz. Okuyan, Kur’ân’da Vucûh ve Nezâir, s. 591-592.

[13]               Ferrâ, age., III, 205; Semerkandî, age, III, 518.

[14]               Kaari‘a 101/9-11.

[15]               Tevbe 9/66.

[16]               Tâhâ 20/102.

[17]               Secde 32/12.

[18]               Secde 32/22.

[19]               Zuhruf 43/74.

[20]               Kalem 68/35.

[21]               İslâmoğlu, age., s. 1160’ta 17. not.

[22]               Kasas 28/78.

[23]               Rahmân 55/39-41.

[24]               En’âm 6/123.

[25]               A’râf 7/80-84.

[26]               Enfâl 8/8.

[27]               Yûnus 10/17.

[28]               Tâhâ 20/70-73.

[29]               Şu’arâ’ 26/99.

[30]               Mütaffifûn 83/29-33.

[31]               İslâmoğlu, age., s. 343, 1203, 1204’te 4. not.

[32]               Nisâ’ 4/140.

[33]               Zümer 39/44.

[34]               Bakara 2/48.

[35]               Bakara 2/254.

[36]               Bakara 2/48, 123, 254; En‘âm 6/51, 70, 94; A‘râf 7/53; Yûnus 10/18; Şu‘arâ’ 26/100; Rûm 30/13; Secde 32/4; Yâsîn 36/23; Zümer 39/43; Mü’min 40/18; Müddessir 74/48.

[37]               Bakara 2/255.

[38]               Yûnus 10/3; Necm 53/26.

[39]               Meryem 19/87; Enbiyâ 21/28; Necm 53/26; Zuhruf 43/86.

[40]               Tâhâ 20/109.

[41]               Enbiyâ 21/28.

[42]               Sebe’ 34/23.

[43]               Necm 53/26.

(Visited 3562 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...