Müddessir Sûresi'nin Tefsiri (31. Ayet)

31. Biz, cehennemin muhafızlarını ancak melekler yapmışızdır. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan yaptık ki, kendilerine kitap verilenler gönülden ikna olsunlar; iman edenlerin imanı artsın; hem kendilerine kitap verilenler hem de müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de, ‘Allah bu misalle ne demek istemiştir ki!’ desinler. İşte böylece Allah, dileyeni sapıklıkta bırakır; dileyeni de doğru yola ulaştırır. Rabbinin ordularını kendi Zâtı’ndan başka hiç kimse bilemez. Bütün bunlar, insanlık için sadece bir öğüttür.”

Yüce Allah, Sekar cehennemi hakkında çeşitli açıklamalarda bulunduktan sonra, özellikle sözünü ettiği 19 rakamını verme gayesini dile getirmekte, sonuçta bununla nelerin meydana geleceğini beyan etmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Müddessir sûresinin 31. âyetinde Yüce Allah مَا ve اِلَّا illâ edatlarını aynı âyette dört kez kullanarak cümleleri vurgulu hale getirmektedir. Maksat, ele alınan konularda Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin bilgi sahibi olamayacağını beyan etmektir. İnkârcı Velîd b. Muğîra ve onun gibilerin sûrenin 24 ve 25. âyetlerinde dile getirdiği vurgulu ifadelere karşılık, Yüce Allah da benzer tekniği bu defa bir âyette dört kez kullanarak ona cevap vermektedir.

a) Cehennem İşleticileri

Yüce Allah kibir, inkâr ve iftiracının sonu hakkında Sekar cehennemi vurgusunu yaptıktan ve bu azabın nitelikleri hakkında bilgi verdikten sonra, şimdi de sözü cehennem işleticilerinin sayısı hakkındaki gerekçelere getirmektedir.

ı. Cehennemin Görevlileri Meleklerdir

وَمَا جَعَلْنَآ اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ “Biz, cehennemin muhafızlarını ancak melekler yapmışızdır.” Âyetteki جَعَلْنَا ce‘alnâ fiili “kılmak, yapmak, görevlendirmek”, اَصْحَابَ النَّارِ ashâbe’n-nâr tamlaması “ateşin sahipleri, azabın işleticileri”, مَلٰٓئِكَةًۖ melâikeh sözcüğü ise “melekler” demektir.

a) Yüce Allah, inkârcı insan tipine karşı gözdağı vermeye devam etmektedir. Onların azabı hafife alan alaycı yaklaşımlarını reddetmek üzere, cehennemin muhafızlarının melekler olduğunu ilan etmektedir. “Üzerinde 19 vardır” mealindeki önceki âyet indirilince Velîd b. Muğîra, Ebû Cehil ve Ebu’l-Eşedd gibi Mekke’nin ileri gelenleri, bu sayının azlığını hissettirmek üzere, alaycı ifadeler de kullanarak, onlarla rahatlıkla baş edebileceklerini belirtmişlerdi.[1]

Söz konusu âyette “19” sayısını nitelemek için “melek” veya başka bir açıklayıcı kelime kullanılmadığı için, Mekke müşrikleri “19” sayısı ile alay etmişler, dolayısıyla azabı küçümsemişlerdi. İşte onların bu yaklaşımlarını reddetmek üzere Yüce Allah cehennemin işleticilerinin veya muhafızlarının melekler olduğunu beyan etmektedir. Bu arada melekleri başka güçlerle mukayese etmenin doğru olmadığı mesajı vurgulu bir şekilde verilmektedir.

Tahrîm 66/6’da da geçtiği gibi ateşin üzerinde, yani onu işletmekte olan meleklerin kararlı ve tavizsiz oldukları, Yüce Allah’ın hiçbir emrinde O’na karşı gelmeyecekleri ve kendilerine emredileni aynen yerine getirecekleri beyan edilmektedir. Dahası, vahye ve risalete karşı derin bir düşmanlık içerisinde bulunup Müslümanlara meydan okuyanlara Yüce Allah cevap vermektedir. Bu amaçla ‘Alak 96/18’de, onlara azap etmek için “güçlü kuvvetli, elinden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı” anlamına gelen zebânî adlı melekleri görevlendireceğini bildirmektedir. Cenâb-ı Hakk, âyette kullandığı illâ “nefyü istisna” denilen vurgulu ifade ile azaptan kurtulmanın mümkün olmadığını da muhataplara özellikle haber vermek istemektedir.

b) Âyetteki اَصْحَابَ النَّارِ ashâbu’n-nâr ifadesi “cehennemin işleticileri” veya “cehennemin muhafızları” anlamına gelmektedir. Söz konusu tamlama Kur’ân’da sadece bu âyette “cehennemlikler” demek değildir. Kur’ân’da sürekli olarak “cennetlikler” anlamına gelen ashâbu’l-cenneh tamlaması da sadece Kalem 68/17’de “bahçesi olanlar, bahçe sahipleri” anlamında kullanılmaktadır. Bunların dışındaki kullanımlarında söz konusu ifadeler “cennetlikler” veya “cehennemlikler” anlamına gelmektedir.

c) Sûrenin 26. âyetinden itibaren ele alınan konu “Sekar cehennemi” olduğu için önceki âyette yer alan “üzerinde 19 vardır” ifadesinin de insanın çeşitli özelikleri ile değil, cehennemin muhafızlarıyla ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Cehennemin muhafızlarını görevlendirmek, insanları ödüllendirmek veya onları azaba terk etmek, hâsılı, âhiretteki bütün işleyişin esaslarını belirlemek Yüce Allah’a aittir; bu konuda O’nun herhangi bir karar ortağı yoktur. Âyetteki جَعَلْنَا ce‘alnâ “Biz yaptık” ifadesi bu anlamı özellikle içermektedir.

ıı. 19 Sayısı Kâfirler İçin Bir Sınavdır

وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ “Onların sayısını da sadece inkârcılar için bir imtihan yaptık.” Âyetteki عِدَّتَ ‘ıdde kelimesi “sayı”, فِتْنَةً fitne sözcüğü ise “sınav, imtihan, deneme” demektir.

Önceki cümlede olduğu gibi vurgulu bir ifade kullanılarak cehennemin muhafızları hakkında sayı verilmesinin asıl amacı, “inkârcıların imtihan edilmesi” olarak belirlenmektedir. Bu sınav, muhtemelen onların bu sayıyı az bulmaları ve konuyu alaycılıkla ilişkilendirmeleri nedenine bağlanabilir. Âyetin iniş sebebinde de ifade ettiğimiz üzere, onlar bu sayıyı çok az bulmuş, hatta bazıları sadece kendi çocuklarıyla bile meselenin üstesinden gelebileceklerini beyan etmişlerdi. İşte inkârcı insanların ilâhî kaynaklı bilgilere itibar etmeme saplantıları ile Yüce Allah’ın gücünü ve kudretini hesaba katmamaları, onların sınav konularını oluşturmaktadır. Buradaki bütün mesele, Yüce Allah’ın verdiği bilgilere ve yaptığı risalet görevlendirmesine itibar etmemekle ilgilidir.

Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyetin ilerleyen cümlelerinde bu sınav hakkında bazı ipuçları vermektedir. Nitekim âyetteki bilgiye göre, kalplerinde inançsızlık hastalığı bulunanlar ve kâfirler, “Allah bu temsil ile neyi kastetmiş olabilir ki!” diyerek alaycılıklarını ortaya koymaktadırlar. Cehennem muhafızlarının sayısına itibar edenler için de etmeyenler için de bu sayı bir imtihan konusudur. Çünkü Yüce Allah, âyetin devamında, bununla dileyenleri sapıklıkta terk edeceğini, dileyenleri ise hidayete erdireceğini beyan etmektedir.

b) İmtihanın Dört Farklı Boyutu

Cehennem muhafızlarının sayısı bir taraftan inkârcıların sınavı olmaktadır, diğer taraftan da farklı boyutlarıyla muhatapları ilgilendirmektedir. Bu bağlamda âyette dört değişik boyut gündeme getirilmektedir. Sırasıyla bunları ele almak istiyoruz.

ı. Kitap Verilenlerin Gönülden İkna Olmaları

لِيَسْتَيْقِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ “Kendilerine kitap verilenler gönülden ikna olsunlar diye.” Âyetteki يَسْتَيْقِنَ yesteykıne fiili “gönülden ikna olmak”, اُو۫تُوا الْكِتَابَ ûtü’l-kitâb tamlaması ise “kendilerine kitap verilenler” demektir.

a) Yüce Allah, cehennem muhafızlarının sayısının 19 olduğunu ifade edince, kendilerine daha önce kitap verilmiş olanlar bu sayı nedeniyle gönül rahatlığına erişmişlerdir. Anlaşılıyor ki, 19 rakamı onların kitaplarında da vardı. Böylece son vahyin de onlarınki gibi ilâhî kaynaklı olduğunda şüpheleri kalmamıştı. Bu yaklaşım, Kur’ân’ın doğruluğuna dair kitap ehlinin ikna olmasını ifade etmektedir. Bu sayede Kur’ân’a inanmak isteyen kitap ehli gönülden ikna olmanın huzuruna kavuşmuştu.

b) Âyetin mesajına farklı bir açıdan bakmak da mümkündür: Kitap ehlinin o dönem ellerinde bulunan vahiyler bazı bozulmalara uğradığı için, cehennem muhafızlarının sayısı hakkında sahip oldukları bilgilere belki de çok güvenemiyorlardı. Kur’ân vahyi bu konuda 19 rakamını getirince, böylece onlar da sahip oldukları bilginin doğru ve güvenilir olduğunu görmenin huzuruyla buluşmuş oldular.

Bu cümlenin mesajı her iki açıdan da doğru kabul edilmelidir. İster Kur’ân’a inanmakta tereddüdü bulunanların tereddütlerinin giderilmesi noktasında olsun, isterse kendi sahip oldukları bilginin doğruluğunu ispat noktasında olsun, maksat bu sayının doğru olduğunu beyandır ve buna karşı herhangi bir tereddüt içerisinde bulunmamanın gerekliliğini kavratmaktır. Vahyin en önemli özelliklerinden birisi, hatta birincisi “Allah’ın verdiği bilgilere inanmak ve güvenmek”tir. Bu inanca ve güvene sahip olanlar, imanlı olmanın derin huzurunu ve mutluluğunu kalplerinde hissederler.

ıı. İman Edenlerin İmanlarının Artması

وَيَزْدَادَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوٓا ا۪يمَانًا “İman edenlerin imanı artsın (diye).” Âyetteki يَزْدَادَ yezdâde fiili “artmak” demektir.

Yüce Allah, cehennem muhafızları sayısının 19 oluşunun diğer boyutunu iman edenlerle ilişkilendirmekte ve maksadın onların imanlarının artmasını sağlamak olduğunu beyan etmektedir. Burada sözü edilen iman artışı nedir veya nasıldır?

a) İmanın artması, inanılacak şeylerin artmasıyla elde edilen bir durum olabilir. Nitekim Tevbe 9/124’te de belirtildiğine göre, her bir sûre indirildiğinde bazı kâfirler, “Bu sûre hanginizin imanını artırdı?” diye sorarlardı. Yüce Allah buna cevap olarak, “İman edenlerin imanlarının artacağını” ifade etmektedir.

b) İmanın artması, ilâhî gerçeklerin hatırlatılması ve onların muhataplara aktarılmasıyla da elde edilebilir. Nitekim Yüce Allah Enfâl 8/2’de, gerçek müminlerin Allah’ın adının anılmasıyla kalplerinin ürpereceğini ve kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında veya aktarıldığında imanlarının artacağını belirtmektedir. Buradan hareketle, ilâhî bilgilendirmeler yapılarak imanın artabileceği sonucuna varılabilir.

c) Meryem 19/76 ve Muhammed 47/17’de, hidayet üzere olanların hidayetlerinin artırılacağından söz edilmektedir. Hidayetin artması onun güçlenmesi, pekiştirilmesi ve sarsılmaz şekilde mukavemetli kılınması anlamlarına gelmektedir. Hidayet artacağına göre, bir çeşit hidayet demek olan iman da elbette artabilir.

d) İbn Abbâs, Ebû Hureyre, Mücâhid ve Ebu’d-Derdâ gibi bazı sahâbîlerden ve âlimlerimizden nakledilen rivayetlere göre, iman ve islâm artabilir de eksilebilir de.[2] Bu bağlamda İmam Buhârî, el-Câmi‘u’s-Sahîh adlı eserinin Kitâbü’l-İmân “İmân Kitâbı” başlığı altında çeşitli âyetlerden deliller getirerek, çok önemli ve bir o kadar da isabetli bir tespitte bulunup, imanın artabileceğini ve eksilebileceğini beyan etmiştir.[3]

e) Hidayet artışı gibi iman artışını da imanın pekiştirilmesi veya güçlendirilmesi ya da imanlı kalmada sebatkâr kılınmak anlamına almamız da elbette mümkündür.

f) Özellikle yorumunu yapmakta olduğumuz âyet çerçevesinde düşünmemiz gerekirse, burada kastedilen iman artışının, iman edenlerin sayısının artması olması da mümkündür. Bu yaklaşım zayıf bir ihtimaldir. Yani kitap ehlinden olup imanları güçlenenlerin bulunması, müminlerin de imanlarının güçlenmesine katkı sağlamaktaydı. Âyetlerin indirildiği dönem düşünüldüğünde, bu tür iman kardeşliğinin ve imanlı kişi sayısının artışının nasıl büyük bir önem arz ettiği kolayca anlaşılabilecektir.

Bu bağlamda farklı bir bakış açısı olarak, âyette sözü edilen “iman edenler”in, önceki cümledeki “kitap ehli kimseler” olduğu görüşü akla gelse de, bir sonraki cümle bunun doğru olmadığını, maksadın bu vahye inanan müminler olduğunu göstermektedir.

Vahyin tamamlanmasından sonra artık bir artışın olamayacağı, sadece imanın güçlü veya zayıf olabileceğinden söz edilebilir.

ııı. Kitap Ehlinin ve Müminlerin Şüpheye Düşmemesi

وَلَا يَرْتَابَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ “Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler (diye).” Âyetteki لَا يَرْتَابَ lâ yartâbe fiili “şüphelenmemek” demektir.

Bu âyete “Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheden kurtulsunlar (diye)” şeklinde anlam verenler de vardır.[4] Bu durumda maksat, kalplerde bulunan şüpheden kurtulmaktır.

Yüce Allah, cehennem muhafızlarının sayısını verme gerekçelerinden üçüncüsünü, önceki iki maddeyle yeniden ilişkilendirmektedir. Bir taraftan kitap ehlinden olanların güçlü bir güven duyarak ikna olmaları, diğer taraftan da bu son vahye inanan müminlerin iman artışlarının sağlanması hükme bağlanmaktadır. Vahyin verdiği sarsılmaz bilgi, ona inananları güçlü bir ilmin ve imanın sahibi yapar.

Maksat şudur: Yüce Allah’ın herhangi bir konuda verdiği bilgi kesindir, doğrudur, şüphe içermemektedir, kendisinden sonra hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde net ve güvenilirdir. Vahiy, insanlara doğrunun bilgisini getirir ve şüphelere düşmekten de onları korur. Bir kişi vahyin bilgisiyle donanımlı hale gelince, artık o bilginin güvenilirliğinden asla şüphe duymamalıdır. Yüce Allah müminleri bu noktada yeniden uyarmakta ve kitap ehline de bu son vahye karşı hiçbir tereddüdün haklı hiçbir gerekçesinin olamayacağını beyan etmektedir.

Mümin, elbette Yüce Allah’ın verdiği bilgilere şüpheyle bakmamalıdır, bakamaz da. Burada mesajın asıl adresi kitap ehli kimseler olarak görülmelidir. Çünkü onlarda bu vahye karşı bir tereddüdün bulunması akla gelebilir. Âyete “şüpheden kurtulmak” anlamı verilince maksadın bu olduğu zaten anlaşılmaktadır. İşte ilâhî bilgilendirmelerin adresi olan bu son vahye bütünüyle insanoğlunun sarılması gerektiği âyette özellikle vurgulanmaktadır.

ıv. Nankörlerin Alaycılıklarının Artması

وَلِيَقُولَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَآ اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۜ “Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de, ‘Allah bu misalle ne demek istemiştir ki!’ desinler diye.” Âyetteki ِيَقُولَyekuule fiili “söylemek”, قُلُوبِ kulûb kelimesi “kalpler”, مَرَضٌ merad sözcüğü “hastalık, manevî rahatsızlık”, اَرَادَ erâde fiili “istemek, kastetmek”, مَثَلًا meselâ ise “misal, örnek, temsil” demektir.

Azap muhafızlarının sayısıyla ilişkilendirilen sınavın dördüncü boyutu, kalplerinde inançsızlık rahatsızlığı bulunanların ve mutlak inkârcıların alaycılıkları şeklinde gündeme getirilmektedir. Bu cümle, tercümede de esas aldığımız üzere onların alaycılıklarını ortaya koymaktadır. Esasında gerçekten cevabını bekledikleri bir soru sormamakta, sadece konuyla ve muhataplarla alay etmektedirler.

a)الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalplerinde hastalık bulunanlar” ifadesiyle kimlerin kastedildiği müfessirlerimizi meşgul etmiş ve farklı kanaatler ileri sürmelerine neden olmuştur. Genel olarak bu ifade ile “münafıklar”ın kastedildiği kabul edilmiş ve ileride meydana gelecek bir durumu Kur’ân’ın önceden haber vermesi de bir Kur’ân mucizesi olarak takdim edilmiştir. Bu yaklaşıma bazı açılardan cevap verilebilir:

Âyetteki anlamı öncelikle indirildiği dönemle ilişkilendirmek ve mesajı bu doğrultuda anlamak gerekmektedir. Eğer başka türlü anlama imkânı kalmazsa, bu defa farklı açılımlara yönelmek durumunda kalabiliriz ki bu âyette böyle bir zorunluluk olmadığını düşünmekteyiz. Sûrenin ve elbette bu âyetin indirildiği risaletin ilk dönemlerinde, Mekke’de vahye konu edilebilecek düzeyde münafık bulunmadığı herkesin bildiği bir gerçektir.

Âyetin ilk cümlelerinde inkârcılar muhatap alınmakta ve cehennem muhafızlarının sayısı onların imtihan edilmesi gerekçesine bağlanmaktadır. Bir âyetin yarısını Mekke dönemi ile, diğer yarısını Medine dönemiyle ilişkilendirmek büyük bir zorunluluk yoksa düşünülmemelidir.

“Kalplerinde inançsızlık hastalığı bulunanlar” ifadesi “münafıklar”la[5] ve başkalarıyla[6] birlikte kullanılmakta, hatta bazen müstakil olarak[7] da yer almaktadır. Durum böyle olunca, söz konusu ifadeyi “münafıklar” şeklinde anlamak doğru değildir.

Bu ifade ile kastedilenler, mutlak kâfir veya müşriklerden farklı olarak, doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırmada güçsüz kalan ve inanç ile inkâr arasında bocalayanlar olmalıdır. Bunlar, iman ile inkâr arasında bulunan halleri ile tam ortada değil de, daha çok inkâra meyilli olanlar veya yarım gönüllüler şeklinde anlaşılabilir. Tercihimizi bu şekilde belirleyince, âyetteki “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki!” sorusunu, cevabı merak edilen bir soru olarak da, alaycılık şeklinde de anlamamız mümkün olmaktadır.

İncelemeye çalıştığımızمَرَضٌ merad kelimesi, mutlak anlamda “inkâr”ı değil de, daha çok “şüphe”yi ifade etmekte, sonunda sahibini inançsızlığa sevkedecek bir hastalığı belirtmektedir. Söz konusu kelimeyi maddî anlamda bir rahatsızlık, kalp rahatsızlığı şeklinde anlamlandırmak ise hiçbir şekilde doğru ve mümkün değildir.

b) Âyetteki الْكَافِرُونَ el-kâfirûn “kâfirler” ifadesi ile kastedilenler ise, Allah’ın varlığına inanan, ancak inancında şirk bulunduranlar olmalıdır. Kelimenin başındaki vâv bağlacı, bunların “kalplerinde hastalık bulunan” öncekilerden farklı olduğunu, bir çeşit inkâr demek olan şirkte kalıcı bulunduklarını ve inkârı kendilerine hayat tarzı edinen kararlı kâfirler olduklarını ortaya koymaktadır. Bu açıdan bakıldığında âyetin indirildiği dönem itibariyle söz konusu nitelikteki kişilerin Mekke’de fazla sayıda oldukları bilinen bir gerçektir.

c) مَاذَآ اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۜ “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki!” cümlesinde inkârcıların alay konusu edindikleri şey cehennem muhafızlarının sayısıydı. İşte onlar bu soru ifadesini kullanarak alaycılıklarını kelimelere dökmüşlerdir. Benzer bir ifade, Bakara 2/26’da bu defa Yüce Allah’ın eşsiz gücünü ve sanatını ortaya koyan sivrisinek örneğinde yer almaktadır. Hacc 22/73’te, Yüce Allah’tan başka varlıklara yalvaranlara misal getirilmekte ve hepsi bir araya toplansalar da kendisine tapınılan putların bir sivrisinek dahi yaratamayacakları gündeme getirilmektedir. Dahası, sivrisinek onlardan bir şey kapıp kaçacak olsa onu geri almaya bile güçleri yetmez. Çünkü almak isteyen de acizdir, kendisinden alınmak istenen de.

Bu örneğin verilmesi konusunda Bakara 2/26’da şu ifadeler yer almaktadır: “Allah bir sivrisineği ya da daha küçük varlıkları misal vermekten hayâ etmez. İman edenler, bunun Rableri tarafından gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise, ‘Allah bu misal ile ne demek istemiş ki!’ derler. Bununla Allah birçoğunu saptırırken birçoğunu da doğru yola iletir. Fakat yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle saptırmaz.”

İşte burada da açıkça ifade edildiği üzere, kâfirler Yüce Allah’ın verdiği örnekleri alaya almakta, onların gerçekte veriliş gayesini merak etmemekte, onlara itibar edenleri ise ciddiye dahi almamaktadırlar. Bu cümleden olarak, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de durum bundan farklı değildir. Yüce Allah, cehennem muhafızlarının sayısını 19 olarak verince, onlar bununla alay ederek âhireti de hesabı da azabı da hafife almışlardı. Onlar hem sayıyı az görerek bir kibir içerisine girmişler; hem de Yüce Allah’ın gücünün ne demek olduğunu, nasıl bir kudretin sahibi bulunduğunu, aslında O’nun sayılar vererek gücünü göstermeyi değil, muhatapları imtihan etmek istediğini fark edememişlerdi.

Maksadı kaybeden inkârcılar bu şekilde gereksiz ve sonuçsuz tartışmalarda boğulup gideceklerini anlayamadılar. Sonunda, Yüce Allah’ı ve O’nun ilâhî buyruklarını sorgulamak gibi çok büyük bir ayıbı ve hatayı işlediler. Yaratıcının mesajlarını kavramaya çalışmak bir tarafa, kendilerince bir varlık veya haklılık ispatı için vahye yön vermeye kalkıştılar. Yüce Allah’ın mesajlarını beğenmeyip, verdiği bilgileri alay konusu haline getirdiler. Elbette bu haddini aşmanın önemli sonuçları olacaktı; işte âyetin devam eden bölümü bu noktada bilgiler içermektedir.

c) Vahiy – İrâde İlişkisi

Sûrenin bu uzun âyetinin ilk bölümlerinde cehennem muhafızlarının sayısı imtihan konusu yapılmakta, bu arada 19 rakamının verilmesinin dört farklı boyutunun bulunduğu ifade edilmekteydi. Kalan kısmında ise bu imtihanın sonuç olarak bazı insanların dalâletini pekiştireceği, bazılarının ise hidayetine vesile olacağı beyan edilmektedir. En sonunda, bütün bu anlatılanların insanlar için bir öğüt olduğu özellikle belirtilmektedir.

ı. Allah Dileyeni Saptırır; Dileyeni Hidayete Erdirir

كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَآءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَآءُۜ “İşte böylece Allah, dileyeni sapıklıkta bırakır; dileyeni de doğru yola ulaştırır.” Âyetteki كَذٰلِكَ kezâlike edatı “işte, böylece”, يُضِلُّ yüdıllü fiili “saptırmak, sapıklıkta bırakmak”, يَشَآءُ yeşâü fiili “dilemek”, يَهْد۪ي yehdî fiili ise “hidayet etmek, eriştirmek, ulaştırmak” demektir.

Sûrenin bu cümlesi, yukarıda sözü edilen cehennem muhafızları sayısının neden 19 olarak belirlendiğini cevaplandırmaktadır. Bu sayı acaba rakamsal bir değer mi ifade eder; yoksa çokluk anlamı mı verir? Bu noktalar bizim için merak konusu değildir. Önemli olan nokta şudur: Yüce Allah bir konuda bir şey dediyse, onun mutlak anlamda doğru olduğunu kabul etmek gerekir.

Müslüman, bu noktada herhangi bir tereddüdün tarafı olamaz, olmamalıdır. Sayı 19 olarak belirlenmişse, “bu niye budur da başka değildir?” gibi sorular çok anlamsızdır. Çünkü verilecek bir başka rakam için de aynı veya benzer sorular gündeme getirilecektir. Sorunun sonu yoktur, bu nedenle verilen sayıya iman gerekir.

Yüce Allah, yorumunu yaptığımız bu cümlede söz konusu sayıyı verme nedenini imtihana bağladığını açıkça beyan etmektedir. “Bu bir imtihan konusudur; dileyen iman eder, hidayete erdirilir; dileyen de alaya alıp inkâr eder, sapıklıkta kalır.”

Âyette yer aldığı üzere, kendilerine kitap verilenler ve müminler bu noktada tercihlerini imandan yana belirlemişken, kalplerinde inançsızlık hastalığı bulunanlar ve kâfirler de inkârı seçmişlerdir. Tıpkı Bakara 2/26’da sivrisinek örneğinde olduğu gibi mesele bu kadar açıktır ve başka türlü açıklamalara da müsait değildir. Muhataplar imtihan ediliyorlar, herkes bunun bir imtihan olduğunu fark etmeli ve tercihini ona göre belirlemelidir.

İnsân 76/29-31’de detaylı bir şekilde ele alacağımız üzere, Yüce Allah dalâleti de hidayeti de isteyene vereceğini beyan etmektedir. Hidayet ve dalâlet konusunda istek kulundur, söz konusu isteği yaratmak ise elbette Yüce Allah’a aittir. Çünkü yaratmak eyleminde hiçbir varlık Yüce Allah’ın rakibi veya ortağı olamaz.

Öte yandan, insan iradesini ortadan kaldırmayı ifade edecek şekilde “Allah istediğini saptırır; istediğine hidayet verir” tercümesinin de çok sağlıklı olmadığını söylemek durumundayız. Burada şu hususu hemen belirtmekte yarar vardır: Bakara 2/26 ve daha pek çok âyette de ifade edildiği üzere, Yüce Allah zaten sapık veya kâfir ya da zâlim olanları o hal üzere bırakır, yoksa hak etmeyenlere böyle bir son takdir etmez.

Meseleye “Allah’ın buna gücü yetmez mi?” şeklinde yaklaşılınca da cevap “elbette yeter” şeklindedir. Ancak En‘âm 6/35, 149, Yûnus 10/99 ve daha pek çok âyette de belirtildiği üzere, Yüce Allah dileseydi elbette herkesi hidayete erdirirdi; fakat bunu dilemedi. Aksi takdirde, hayatın bir imtihan alanı ve süreci olması bütünüyle anlamını yitirmiş olacaktır. Meseleye bu açıdan yaklaşmak, hiçbir şekilde Yüce Allah’ın iradesine müdahale anlamını içermemektedir. Sadece, imtihanın muhatabı olan insan iradesinin fark edilmesini ve bu iradeye Yüce Allah’ın verdiği değeri ve hürriyeti anlamayı sağlamayı amaçlamaktadır.

ıı. Yüce Allah’ın Ordularını Sadece O Bilir

وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ “Rabbinin ordularını kendi Zâtı’ndan başka hiç kimse bilemez.” Âyetteki يَعْلَمُ ya‘lemü fiili “bilmek”, جُنُودَ cünûd kelimesi ise “ordular” demektir.

Yüce Allah kıyâmeti, âhireti ve yargılanmayı inkâr edenlerin, özellikle cehennem muhafızlarının sayısını alay konusu edinenlerin bu inkârlarını cevaplandırmak üzere, kendi orduları hakkında başkalarının hiçbir bilgisinin olamayacağını vurgulu ifadelerle beyan etmektedir. Sûrenin 30. âyetinde dile getirilen “cehennem muhafızlarının sayısının 19 olduğu”, bu cümle ile açıklığa kavuşturulmaktadır.

Sayıdan maksadın 19 rakamı mı olduğu, yoksa bunların her birinin birer sınıf mı oluşturduğu, dolayısıyla mahiyetlerinin nelerden ibaret bulunduğu gibi konular bütünüyle insan bilgisinin dışındadır. Yüce Allah’ın ordularını, onların mahiyetlerini, sayılarını, güçlerini ve etkinlik alanlarını O’ndan başka hiç kimse bilemez. Bu konu insan bilgisinin ve idrak alanının dışındadır.

Feth 48/4 ve 7’de de ifade edildiği üzere, göklerin ve yerin bütün orduları Yüce Allah’a aittir ve onlar sadece O’nun kontrolündedir. Hz. Nûh’a yardım eden bulutlar, yağmurlar ve yerden fışkıran gözeler, Hz. Hûd’a yardım eden ve 7 gece, 8 gün devam eden fırtına veya kasırga, Hz. Sâlih’e ve Hz. Lût’a yardım eden tabii sarsıntılar, Hz. İbrahim’e yardım eden ateş, Hz. Mûsâ’ya yardım eden asâ, deniz ve böcekler, Hz. İsa ve diğer peygamberlerle buluşturulan ilâhî yardım örnekleri ve daha nice nice ordular, bunların hepsi Yüce Allah’ındır ve sadece O’nun iradesi ile görev yapmaktadırlar.

Yüce Allah’ın iradeli Müslüman kulları, elbette sahipsiz bırakılmamıştır ve bırakılmayacaklardır da. Çünkü O’nun iradesiz Müslüman kulları olan tabii güçler, iradeli olan Müslüman kullarına yardıma programlanmıştır. Önemli olan, insanların kendi iradelerini Yüce Allah’ın iradesi doğrultusunda kullanmaları ve O’nun istediği gibi bir hayat yaşamaya çalışmalarıdır. ‘Ankebût 29/69’da da dile getirildiği gibi, insanlar ellerinden gelen fedakârlığı yaptıklarında Yüce Allah onlara bütün yollarını açacak ve onları yardımcısız bırakmayacaktır.

İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette verilmek istenen mesaj bu doğrultuda anlaşılmalıdır. Bütün zamanların inkârcı ve alaycı kâfirleri, hayatı dünyadakinden ibaret saydıkları için, mahşere dair verilen bilgileri dikkate ve ciddiye almamakta, cehennem muhafızlarının 19 oluşunu da bu bağlamda alay konusu edinmektedirler. Oysa Yüce Allah’ın insan idrakinin üzerinde orduları, güçleri ve imkânları vardır. Âyetteki mesaj Yüce Allah’a, O’nun eşsiz ve erişilmez gücüne tereddütsüz inanmak ve güvenmekle ilgilidir. Sadece Yüce Allah’a güvenenler bu güvenlerinin sonunda mahcup ve mağlup olmayacaklarını da bilmelidirler. İnananlar bu güvenle moral bulmalı, karşıtları ise kendilerine esaslı bir gözdağı verildiğini ve inanmaya davet edildiklerini unutmamalıdırlar.

ııı. Vahiy Bütünüyle Bir Öğüttür

وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟ “Bütün bunlar, insanlık için sadece bir öğüttür.” Âyetteki ذِكْرٰى zikrâ kelimesi “öğüt, hatırlatma”, الْبَشَرِ el-beşer sözcüğü ise “insan, insanoğlu, insanlık” demektir.

Burada sözü edilen öğüdün konusu, sûrenin 26. âyetindeki sekar kelimesi de olabilir; devamında onunla ilgili sayılan nitelikler de olabilir; daha sonra cehennem muhafızlarıyla ilgili verilen bilgiler de olabilir; bütünüyle vahye dair bilgilendirmeler de olabilir. Bütün bunlar, vahyin insana sunduğu geniş perspektifi göstermektedir. İsimlerinden biri zaten zikir, zikrâ ve tezkira olan bu son ilâhî vahyin bütün mesajları birer öğüt mesabesindedir ve muhataplarından sürekli ilgi beklemektedir.

Âyetteki vurgulu ifade, doğru öğüdün kaynağı hakkında bilgi vermekte, gerçek öğüdü sadece ve sadece Yüce Allah’ın vereceğini beyan etmiş olmaktadır. İnkârcılara, kibirlilere, alaycılara, kendine varlık nispet ederek başkasına karşı hiçbir sorumluluk ve yükümlülüğü bulunmadığını sananlara hem vahyin indirildiği dönemde, hem de kıyâmet sabahına kadar verilebilecek en esaslı cevap ya da yapılacak en doğru sunum ve tebliğ, sadece ve sadece Kur’ân’la yapılan olacaktır. Hatırlatmanın ve öğüdün en güzeli, asıl ve gerçek güzelin öğüdüdür, yani Yüce Allah’ınkidir, vesselâm.

[1]   Semerkandî, age., III, 517; Râzî, age., XXIX, 203-204.

[2]   İbn Mâce, Mukaddime, 9.

[3]   Buhârî, İmân, 1.

[4]   Esed, age., s. 1206.

[5]   Enfâl 8/49; Ahzâb 33/12, 60.

[6]   Müddessir 74/31;

[7]   Bakara 2/10; Tevbe 9/125; THacc 22/53; Nûr 24/50; Muhammed 47/20, 29.

(Visited 1780 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...