Müddessir Sûresi'nin Tefsiri (18-25 Ayetler)

18. Zira o (nankör kişi), düşünüp taşındı ve ölçüp biçti. 19. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! 20. Sonra, tekrar canı çıkasıca, nasıl da ölçüp biçti! 21. Ardından (kararını) kontrol etti. 22. Peşinden, yüzünü ekşitti, suratını astı. 23-25. En sonunda (gerçeğe) sırtını döndü; (yersiz bir şekilde) büyüklük tasladı ve: ‘Bu (vahiy, Kur’ân), geçmişten nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir’; yani ‘insan sözünden başka bir şey değildir’ dedi.”

Yüce Allah, inkârcılara verdiği çeşitli nimetleri, onların yeni isteklerini ve uğratılacakları azabı ifade ettikten sonra bu âyet grubunda yine aynı nankör insan tipinin vahye karşı takındığı olumsuz ve düşmanca tutum hakkında bilgi vermektedir.

a) Vahiy Düşmanlığının Kişiye Yaptırdıkları

Sûrenin 18-20. âyetlerinde başta âyetlerin iniş sebebi olarak nakledilen Velîd b. Muğîra olmak üzere, genel olarak vahiy karşıtlarının çeşitli zihnî faaliyetleri hatırlatılmaktadır.

ı. Hezeyan Üretmek

اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَۙ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ “Zira o (nankör kişi), düşünüp taşındı ve ölçüp biçti. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra, tekrar canı çıkasıca, nasıl da ölçüp biçti!” Buradaki فَكَّرَ fekkera fiili “düşünmek”, قَدَّرَۙ kaddera fiili “takdir etmek, ölçüp biçmek”, قُتِلَ kutile fiilleri “kahrolası”, كَيْفَ keyfe edatları ise “nasıl? nasıl da!” demektir.

Âyetlerin İniş Sebebi

Âyetlerin iniş sebebi olarak şöyle bir olay nakledilmektedir: Velîd b. Muğîra vahye karşı duyduğu derin öfke ile çeşitli zihnî çalışmalar yapmış, Dâru’n-Nedve denilen toplantı yerinde kafadarlarıyla birlikte Hz. Peygamber ve vahiy hakkında düşmanca faaliyetlere girişmişti. Çevredekiler, Hz. Peygamber’e “deli, şair ve kehanet sahibi” gibi yakıştırmalarda bulunmayı teklif etmişler, ancak her defasında bunun ona uygun olmayacağını düşünüp itiraf etmekten de geri duramamışlardı. Yapılan yakıştırmaların ve atılan iftiraların hiçbirisinin tutmayacağını düşünen Velîd b. Muğîra, ayrıca ve kendince bir çözüm arayışına girişmiş, bir süre kafadarlarının yanından ayrılıp tekrar onlara (Mahzûm oğullarına)[1] dönerek şu sözleri söylemiştir: “Onun durumu hakkında çok düşündüm. Kişiyi eşi ve akrabalarından ayrı düşürdüğü için ‘büyücü’ olduğuna karar verdim.” Bunun üzerine çevresindekiler de bu fikirde karar kılmıştı.[2]

Nüzûl sebebi olarak aktarılan ve içerik bakımından buna benzer başka rivayetlerin de bulunduğunu ifade etmeliyiz.[3] Aktardığımız nüzûl sebebi rivayetinde ilk etapta herhangi bir sorun gözükmemektedir; ancak devam eden âyetlere bakıldığında muhatabın Hz. Peygamber değil, vahiy olduğu kolayca anlaşılabilecektir. Nitekim sûrenin 24 ve 25. âyetlerinde söz konusu kişi; “Bu (Kur’an) olsa olsa (büyücülerden) nakledilen bir büyüdür; insan sözünden başka bir şey de değildir” diyerek, hedefindekinin vahiy olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle rivayet kısmen doğru olsa da muhatap konusunda sorun içerdiği aşikârdır.

a) Kötü Düşünce Üretmek Felâkettir

اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَۙ “Zira o, düşünüp taşındı ve ölçüp biçti.”

“Vahye karşı sığ ve yanlış düşünce üretmek”[4] anlamlarına alınan فَكَّرَ fekkera/tefkîr kalıbı elbette tefekkürden farklıdır. Çünkü tefekkür, üzerinde uzun süre çaba sarf edilen ve övülen bir faaliyet olarak Kur’ân’da yer almaktayken, tefkîr sadece bu âyette geçmekte ve olumsuz bir içerikte kullanılmaktadır. Anlaşılan o ki, Velîd ve onun gibilerin vahiy karşısındaki tutumları derin düşüncelerin ürünü değildi. Onların sözleri hınçla üretilmiş, öfkeyle doldurulmuş, köksüz, temelsiz ve asılsız yakıştırmalardan oluşan hezeyanlardan ibaret şeylerdi.

Bu ve devam eden iki âyette geçen قَدَّرَ kaddera fiilleri de bu bağlamda yapılan işin temelsiz bir ölçüp biçmeden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. Küfür, şirk ve düşmanlık içerikli faaliyetler her türlü övgüden uzak hezeyanlar şeklinde onların hayatlarında varlığını devam ettiriyordu. Vahye karşı esaslı bir karşı çıkış ortaya koyamayan Velîd gibi edebiyatçılar, kendi zihinlerinde çeşitli entrikalar üretseler de, kendilerini sıkıntıdan ve çaresizlikten kurtaramıyorlardı.

Sabahlara kadar düşmanlık planları yapan, kin ve öfke çukurlarını boylayan ve orada debelenen Velîd gibiler, ‘Âdiyât 100/1-5’te de belirtildiği gibi, vahye hınçla saldırmakta, öfke ateşiyle etrafı tutuşturmaya çalışmakta, sabahlara kadar kıskançlık içerisinde kıvranmakta, tozu dumana katarak ortalığı bulandırmakta ve Müslüman toplumu can evinden vurmaya gayret etmekteydiler. ‘Âdiyât 100/3’te yer alan ve “dibini boylamak, alçalmak” anlamındaki ğavr kökünden gelen el-muğîrât kelimesi ile Velîd’in babası olan Muğîra’nın isim ve sıfat benzerliği de son derece çarpıcı bir husustur.

Vahye karşı olumsuz bakış sadece Velîd ile ve vahyin indirildiği dönemle sınırlı değildir. İşte vahye karşı olanların “tefkîri” yani “temelsiz düşüncesi” ve “takdîri” yani “hesapsız ve amaçsız ölçüp biçmesi” bu niteliğiyle çağları aşarak günümüze gelmiştir. Bugün vahyin karşısında yer alanlar da benzer hezeyanları etrafa saçıp savurmaya devam etmektedirler. Metotları ve araçları değişmiş olsa da maksatları ve düşmanlıkları aynen devam eden bu kötü niyetli insanlara karşı uyanık olmak, vahyi savunmaya devam etmek, vahiy ile dik duruşu terk etmemek Müslümanların vazgeçilmez görevleri arasında yer almaktadır.

b) Hezeyanlar Lanet Sebebidir

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ “Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra, tekrar canı çıkasıca, nasıl da ölçüp biçti!” Bu âyetlerde bir kınama, lanet ve kahır söz konusudur.

‘Abese 80/17, Burûc 85/4 ve Mesed 111/1’de de açıkladığımız üzere, Kur’ân’da çeşitli şekillerde dua ve beddua formları vardır. Arapçada dua veya beddua ifadeleri, her zaman emir kalıbında gelmeyebilir; zaman zaman fiil kalıbı kullanımları da tercih edilir ve bunun Kur’ân’da çeşitli örnekleri vardır. Bu bağlamda “Allah seni affetsin…”[5]; “Yalancılar kahrolsun”[6]; “Kahrolası insan, nasıl da nankörlük ediyor”[7] ve “Ebû Leheb’in iki eli kahrolsun, kendisi de”[8] âyetleri örnek olarak zikredilebilir. Ayrıca, غفر الله “Allah mağfiret etsin”, رحمه الله“Allah ona rahmet etsin”, صلي الله عليه “Allah ona (Hz. Muhammed’e) rahmet ve yardım etsin” ifadelerinde olduğu gibi, bu tür dua cümleleri Arapçada mâzî (geçmiş zaman) kalıbıyla da söylenmektedir. Bu nedenle Müddessir 19-20’de geçen قُتِلَ kutile fiilleri “kahrolsun, kahrolası” şeklinde anlaşılmalıdır.

Arapçada emir kalıpları üç türlüdür:

ı. İstek, eğer konumları yakın olanlar tarafından birbirlerine yapılıyorsa, buna “talep veya istek” denir.

ıı. İstek, eğer yüce veya daha üstün bir makamdan daha aşağıya doğru geliyorsa ona “emir” denir.

ııı. İstek, eğer düşük makamdan daha yükseğine yönelik ise buna da “dua veya arz” denir.

İşte, kulun Rabbinden olan istekleri emir kalıbında olsa da, bunun adı ve anlamı duadır; yoksa istek veya emir değildir. Bu âyetlerde her ne kadar kalıp “emir” şeklinde değilse de bir “dua metodu” olarak fiillerle de bunun yapıldığının bilinmesi gerekir.

Yüce Allah’ın birilerine beddua etmesi, elbette başka ve -hâşâ- daha üstün (!) bir varlıktan yardım beklemek şeklinde olamaz; bu konudaki âyetler de kesinlikle böyle anlaşılmamalıdır. Maksat, bu tür insanların laneti hak ettiklerini beyandır. Nitekim İbn Abbas’tan gelen bir görüşe göre Kur’ân’daki bütün قُتِلَ kutile ifadeleri “lanet olsun” demektir. Lanetlik iş yapanlar hem bu dünyada laneti hak ederler; hem de âhirette lanetin sonucu olarak ateş azabına terk edilirler.

c) Lanet Neden İki Kez Zikredilmiştir?

Kur’ân’da sadece burada yer alan bu şekildeki kınama ve kahır ifadelerinin iki kez getirilmesi dikkat çekmekte ve bunun sebebi olarak muhtemel iki cevap akla gelmektedir.

Mesele çok önemli olduğu için ifadeler iki kez yer almış olabilir. Gerçekten de vahye karşı takınılan olumsuz ve düşmanca tavır ilâhî irade tarafından öylesine şiddete ve nefrete konu edinilmiştir ki önemine binaen, konu tekrar tekrar vurgulanmış olabilir. İnfitaar 82/17-18’de de benzer şekilde hesap günü ile ilgili bir soru iki kez yer almaktadır.

Bedduanın ikinci kez getirilmesinin bir başka sebebi, bunun ilkinden daha ileri düzeyde bir tehdit olduğunu ortaya koymak da olabilir. Kişilerin durumları neyi gerektiriyorsa onlara karşı cevaplar da benzer türden olmalıdır. İlk ve basit karşı çıkışlara basit ifadelerle, daha şiddetli ve kararlı düşmanlıklara ise daha kuvvetli ifadelerle karşılık verilir.

Esasında cümlenin başında bulunan ثُمَّ sümme edatı, bir taraftan bunun şiddetini ve ileri bir aşama oluşunu, diğer taraftan da vahye karşı düşmanlık yapanların bunu ısrarla sürdürdüklerini, düşmanlıklarından vazgeçmediklerini, artan bir şiddetle bu işi devam ettirdiklerini ortaya koymaktadır. İşte onların bu tutumuna karşılık Yüce Allah da kahır ve kınama ifadelerini iki kez tekrarlamış olabilir.

Âyetten maksat bu iki yaklaşım da olabilir; başka gerekçeler de söz konusu edilebilir. Ancak şu husus çok net olarak bilinmelidir: Vahye karşı düşmanlık yapanlar, düşmanca bir tutum içerisine girenler, çeşitli zihnî, fikrî ve fiilî çalışmalar yapanlar bunun karşılığını göreceklerini bilmelidirler. Vahyin ilk yıllarında durum böylesine kınama gerektirecek boyutlara varmış, başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müminler bundan etkilenmişlerdi.

Şimdilerde de durum çok farklı değildir. Kitaplar, makaleler, karikatürler, filmler, tiyatrolar, internet ortamları gibi pek çok unsur bu anlamda devreye sokulmakta, vahye karşı düşmanca tavırlar artan hızla devam etmektedir. Bu faaliyetlere karşı Müslümanların dikkatli, duyarlı ve uyanık olmaları bir zorunluluktur. Gereken tavır ve tepkiler muhatapları mağlup edecek şekilde geliştirilmeli, saldırganlığa, alaya, hakarete ve şiddete bulaşmamak kaydıyla işin ehli tarafından her yeni gün, yeni ve sonuç alıcı çalışmalar yapılmalıdır.

ıı. Kararını Kontrol Etmek

ثُمَّ نَظَرَۙ “Ardından (kararını) kontrol etti, gözden geçirdi.” Âyetteki نَظَرَ nezara fiili “bakmak, aramak, beklemek” demektir.

a) Cümlenin başındaki ثُمَّ sümme edatı nedeniyle, vahye karşı olumsuz çabanın içerisindeki Velîd ve onun gibilerin çeşitli zihnî faaliyetlerde bulunurlarken belli bir sıra takip ettiklerini söyleyebiliriz. Buna göre, vahye karşı söz konusu olumsuz tavrın sahiplerinin önce düşündükleri, sonra düşündüklerini ölçüp biçtikleri, en sonunda da bütün bunları kontrol amaçlı gözden geçirip, yapılacaklar hakkında kararlılık sahibi olmak istedikleri anlaşılmaktadır. Râzî’nin de belirttiği gibi ihtiyatlı ve kararlı davranış bunu gerektirir. Anlaşılan o ki, Velîd ve onun gibi vahiy düşmanları düşmanlıklarında son derece kararlılık göstermekte ve fikrî bağlamda gerekli önlemleri almayı ihmal etmemekteydiler.

b) Âyetteki نَظَرَ nezara fiilinin “bakmak, aramak” anlamından hareketle, âyeti “yeni çareler aramak” şeklinde anlamak da mümkündür. Buna göre, vahye karşı olanların devamlı yeni arayışlar içerisinde bulunacakları ve entrikalar çevirmek için çalışacakları beyan edilmiş olur.

c) Âyetteki nezara fiilini “maddî anlamda bir şeyleri gözlemlemek, gözden geçirmek” şeklinde anlamak da mümkündür. Herhangi bir gizlilik esasından hareketle değil, çevreyi süzüp kontrol etmek ve bütün önlemleri almak anlamında bir faaliyette bulunmak da âyette kast edilen anlamlardan birisi olabilir. İşini düzgün ve esaslı bir şekilde yürütmenin gereği olarak, böyle bir tavır içerisinde bulunmak da burada söz konusu edilmiş olabilir.

d) Bu fiili, “gizli gizli çalışmalar yapmak” şeklinde de anlayabiliriz. Müslümanların güçsüz olduğu ilk dönemlerden farklı olarak, daha sonraları onların güçlü olduğu dönemlerdeki din düşmanlarının sinsi faaliyetleri bu âyetteki mesajlardan elde edilebilir. Osmanlı’ya karşı girişilen faaliyetler elbette bu noktada önemli bir örnek olarak önümüzde durmaktadır.

Günümüze mesajları bakımından ele alındığında bu âyetin özellikle din düşmanlarının psikolojilerini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Yeni planlar yaparak ve çeşitli yeni argümanlar geliştirerek vahye ve onun değerlerine karşı girişilecek faaliyetlerin haberi, işte bu âyetle bir defa daha verilmiş olmaktadır. Onlara karşı dikkatli davranmak ise Müslümanlara yüklenmiş esaslı görevlerdendir.

ııı. Kaşlarını Çatarak Suratını Asmak

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ “Peşinden yüzünü ekşitti, suratını astı.” Âyetteki عَبَسَ ‘abese fiili “yüzünü ekşitmek, kaşlarını çatmak, yüzünün rengi değişmek”, بَسَرَۙbesera fiili ise “suratını asmak, öfke ve kızgınlıkla bakmak, rengi atmak” demektir.

a) Yüce Allah, vahye karşı düşmanlık yapan kişilerin kızgınlık ve öfkelerinin yüzlerine yansıyacağını Velîd b. Muğîra örnekliğinde gündeme getirmektedir. Bu şahıs hem vahye hem de Müslümanlara karşı derin bir öfke duyuyordu. ‘Abese sûresinin ilk âyetlerinde ifade edildiği üzere, Hz. Peygamber’in yanına âmâ bir sahâbî geldi diye, yüzünü ekşitip arkasını dönen şahıs da aynı kişiydi. Dolayısıyla Kur’ân’da iki kez geçen ‘abese fiili, geçtiği iki yerde de bu şahsın, yani Velîd b. Muğîra’nın davranışını ifade etmektedir.

b) İlâhî buyruklara karşı düşmanca tavır takınanların dünya hayatlarındaki olumsuz yüz ifadeleri, mahşerde de aynı şekilde derin bir mahrumiyete dönüşecektir. Nitekim Yüce Allah, Kıyâmet 75/24’te bu durumu gündeme getirmekte, bazı yüzlerin asık olacağı haberini vermektedir. Mahşerdeki asık yüzler vahye ve Müslümanlara karşı dünyadaki derin öfkenin sonucu olacaktır. İşte Velîd ve onun gibiler, bu hayattaki kin ve öfkelerinin karşılığını mahşerde mahrumiyet şeklinde yaşacaklardır.

c) Vahye karşı takınılan düşmanca tavır kişinin psikolojisini olumsuz yönde etkilediği için fizyolojisine de yansımakta, böylece duygular bedeni etkilemektedir. İşlediği bir suçtan dolayı muhataplarından ve öldürülmekten korkan Hz. Musâ nasıl ki dili dönmez, rahat konuşamaz olduysa,[9] burada da duyguların beden üzerindeki etkisi olumsuz şekilde örneklendirilmektedir.

Râzî’nin de belirttiği gibi, Velîd ve onun gibilerin yüzlerine yansıyan bu düşmanlık, esasında gerçeği anlamanın ve çaresizliğin bir sonucudur. Vahye karşı sinsice ve düşmanca düşünceler üretmeye çalışan, çeşitli entrikalar peşinde koşup fitne içerikli hezeyanları ölçüp biçen, sonunda yaptıklarını tekrar tekrar gözden geçirip kontrol eden bu tiplerin, mağlubiyet ve çaresizlik sonucunda yüz ifadeleri şiddet ve nefrete dayalı bir şekil almaktadır. Çünkü yüzlerindeki öfke yüreklerinde kopan fırtınayı yansıtmaktadır.

Âyetlerin indirildiği dönemdeki din düşmanlarının bu hali, günümüzde de varlığını devam ettirmekte, öfke ve kin bu defa sadece yüzlere yansımakla kalmamakta, tavır ve davranışlara sirayet ederek hayatın hemen hemen her alanında çeşitli şekillerde kendisini göstermektedir.

Velîd b. Muğîra her ne kadar bir tane idiyse de, velîdlik yapanlar her geçen gün sayılarını da etkilerini de artırmaktadırlar. Vahye düşmanlık yapanlara karşı, Müslümanlar da kendi inançlarında samimi, devamlı, ısrarcı, dayanıklı, sebatkâr ve istikamet sahibi olmayı başarmalıdırlar.

ıv. Kibir İçerisinde Gerçeğe Sırt Dönmek

ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ “En sonunda, (gerçeğe) sırtını döndü ve (yersiz bir şekilde) büyüklük tasladı.” Âyetteki اَدْبَرَ edbera fiili “arkasını dönmek”, اسْتَكْبَرَۙ istekbera fiili ise “haksız yere büyüklük taslamak” demektir.

İlâhî buyrukları dikkate almayan ve onlara karşı düşmanca bir tutum içerisine giren kişinin bu âyet grubundaki son özellikleri işte bu âyette dile getirilmektedir. Düşmanca ve sinsice fikir üretip onları uygulamaya sokmaya çalışan Velîd ve onun gibilerin vahye karşı en önemli özellikleri, gerçeği görmezlikten gelip haksız bir büyüklük psikolojisine sahip olmalarıdır.

a) Buradaki اَدْبَرَ edbera fiili, “arkasını dönmek, sırt çevirmek, itibar etmemek” anlamlarına gelmektedir. “Arkasını dönmek” eylemi hakkında fiziksel bir hareket olarak “Velîd’in diğer insanlardan ayrılıp ailesinin yanına dönmesi” şeklinde rivayetler vardır.[10] Ancak asıl anlamın “itibar etmemek ve dikkate almamak” olduğunda şüphemiz yoktur. Nitekim Semerkandî de bu fiili “imandan ve dolayısıyla hakikatten yüz çevirmek” şeklinde yorumlamıştır.[11]

“Arkasını dönmek” veya “sırt ya da yüz çevirmek” eylemleri hakkında edbera kelimesinden başka tevellâ ve a‘reda fiilleri de kullanılmaktadır. Üç kelimenin anlam olarak birbirinden farkının bulunduğunu söylemek gerekir. Meallerde veya tefsirlerde her üçüne de genellikle aynı anlam verilse de aralarında çok önemli farkların bulunduğu bir gerçektir.

İdbâr, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetlerde de görüleceği üzere istikbâr‘ın sebebidir. Çünkü edbera fiili istekbera fiilinden hemen önce zikredilmektedir. İdbâr ayrıca tevelli‘nin sonucudur. Tevellî, idbâr ve istikbâr kâfirin küfründeki merhalelerdir. Basit inkârdan karmaşık ve kararlı küfre doğru geçişin çeşitli aşamaları olarak anlaşılmalıdırlar. Tevellî‘ye karşı müminin tavrı i‘râd yani kontrollü ilişki, idbâr‘a karşı müminin tavrı ise zerhüm emri gereği[12] ilişki kesmektir.

Tevellî iyiden yüz çevirmek demektir. Tevellî hem iyiden yüz çevirmeyi, hem iyiye sırt dönenden yüz çevirmeyi ifade eder. İ‘râd ise kötüden yüz çevirmektir; aynı zamanda kötü ve kötü sanılanla mesafeyi sınırlamayı ifade eder. Fakat kesilip kopmak değil, kötünün iyiden kesilmesine mukabil olarak ondan kesilmeyi anlam olarak içerir. Eğer o iyiden tevellisinden vazgeçerse, siz de ondan i’rad etmekten vazgeçin.[13] Yani eğer o iyilik yapmaya başlarsa siz de ona yönelmeye devam edin.

b) Âyetteki ikinci fiil olan اسْتَكْبَرَۙ istekbera kelimesi, “haksız yere büyüklük taslamak” demektir. Vahye karşı takınılan tavır aslında bir anlamda bu kelime ile özetlenmektedir. Bu fiilin cümle içerisinde iki farklı anlamı olabilir:

اسْتَكْبَرَۙ istekbera fiilinin başındaki vâv edatı atıf, yani “bağlaç” olabilir; buna göre anlam, “Gerçeğe sırtını döndü ve büyüklük tasladı” şeklinde olur. Bu durumda istikbâr, vahye karşı duran kişilerin 18. âyetten itibaren sayılan özelliklerinin sonuncusunu oluşturur.

اسْتَكْبَرَۙ istekbera fiilinin oluşturduğu cümle “durum bildiren” bir anlam da verebilir; buna göre anlam, “Büyüklük taslayarak gerçeğe sırtını döndü” şeklinde olur. Bu durumda istikbâr, vahye karşı duran kişilerin 18. âyetten itibaren sayılan özelliklerinin birincisi yani sebebi diğer özellikler ise bunun sonucu olmuş olur. Gerçeğe karşı düşmanca duruşun sebebi, kişinin kibir göstermesidir.

“İstikbâr”, aslında İblîs’in bir özelliğidir. Onun Hz. Âdem’e ve dolayısıyla ilâhî buyruklara karşı çıkışı büyüklük taslamasının bir sonucu idi. Kendisinin ateşten, Hz. Âdem’in ise topraktan yaratıldığını söyleyerek ateşi topraktan daha hayırlı saymasının sonucunda büyüklük taslamış ve mahşere kadar ilâhî huzurdan kovulmuştur. Onun yolunu izleyenler de ‘Alak 96/6-7’de belirtildiği gibi, kendilerini yeterli ve ihtiyaçsız gördüklerinde, yani kibir tasladıklarında azgınlaşır, böylece şeytanlaşmış bir tavrın sahibi olurlar.

İnsanlık tarihinde bu yolu izleyip hayatını zindana çeviren ve mahşerde de ilâhî gazaba muhatap olmayı hak eden çok sayıda insanın bulunduğu Kur’ân’dan anlaşılmaktadır. Müslümanlar, Velîd örnekliğinde hatırlatılan bu yersiz kibir hastalığından uzak durmada azami dikkati göstermelidirler. Çünkü bu ifadelerin Kur’ân’da yer almasının sebebi Müslümanların uyarılmasıdır.

b) Düşmanlığın Sonu: İftira

Yüce Allah, vahye karşı düşmanca bir tutum içerisinde olan kişilerin bu düşmanlıklarının sonunun nereye varacağı noktasında çok önemli bir bilgi vermekte, gerçeği inatla ve bilerek reddetmenin nasıl bir iftiraya dönüşeceğini hatırlatmaktadır.

ı. Vahyin Büyü Olduğu İddiası Büyük Bir Yalandır

فَقَالَ اِنْ هٰذَآ اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ “(O nankör kişi) ‘Bu (vahiy, Kur’ân), geçmişten nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir’ dedi.” Âyetteki سِحْرٌ sıhr kelimesi “büyü”, يُؤْثَرُ yü’ser fiili ise “nakledilmek, miras kalmak” demektir.

Bu âyette Yüce Allah, ilâhî buyruklara karşı duran Velîd ve onun gibilerin vahiy hakkındaki iftira cümlelerinden ilkini bizlere bildirmektedir. Velîd’e göre, Hz. Peygamber’in söyledikleri insan kaynaklıdır ve eskilerden nakledilen birtakım büyülü sözlerden ibarettir.[14] Vahyi kabul etmeyenler bunun kaynağının Bâbil olduğunu da ifade etmekteydiler.[15] Hem bu âyette hem de bir sonraki âyette “nefy ü istisna” denilen “vurgulu ifade” tekniği kullanılmasının nedeni Velîd’in bu noktadaki kararlılığını göstermektir. Ona göre, vahyi başka şekillerde tanımlamak doğru da değildir; mümkün de değildir.

a) Âyette “büyü” anlamına gelen سِحْرٌ sıhr kelimesini nitelendiren يُؤْثَرُ yü’ser fiili, Râzî’nin de ifade ettiği gibi, bir kişi veya toplumun ölümünden sonra onların eserlerini veya haberlerini nakletmek için kullanılmaktaydı. Daha sonra bu fiil yaşamakta olan kişilerin sözlerini nakletmek için de kullanılır olmuştur.

b) Bu fiil ayrıca âsera kalıbıyla ilişkilendirilerek “tercih edilmek, üstün görülmek, göz kamaştırıcı” anlamlarına da alınmaktadır. Böylece, vahyin diğer sözlerden ya da büyülerden farklı ve üstün olduğu, dolayısıyla daha aldatıcı (!) olduğu, Velîd tarafından ortaya konulmuş olmaktadır.

Esasında Velîd ve onun gibiler, vahyin büyü olmadığını çok iyi biliyorlardı. Çünkü nakledilen veya uygulanan büyüler hiçbir şekilde vahye benzemiyorlar, aldatıcı ve uydurma oldukları her hallerinden belli oluyordu. Meselenin farkında olan Velîd b. Muğîra, bir taraftan vahyi kabul etmemekte, diğer taraftan da onun diğer sözlerden çok farklı ve üstün olduğunu belki de farkında olmadan itiraf etmekteydi. Vahye “eskilerin masalları” diyenlerden farklı olarak, o bu sözün etkisini ve göz kamaştırıcılığını يُؤْثَرُ yü’ser fiiliyle ifade etmiş olmaktadır.

ıı. Vahyin İnsan Sözü Olduğu İddiası da İftiradır

اِنْ هٰذَآ اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ “Bu (vahiy), insan sözünden başka bir şey değildir’ (dedi).” Âyetteki قَوْلُ الْبَشَرِۜ kavlü’l-beşer tamlaması “insan sözü, beşer sözü” demektir.

a) Bu âyet bir öncekinin devamı olarak kabul edilebilir. Belâgat açısından bu tür ifadelere “bedel”, “te’kid” veya “atf-ı beyân” denilmektedir. Amaç, önceki sözü açıklığa kavuşturmak ve muhtemelen yaşanan fikir değişikliğini ortaya koymaktır.

Velîd b. Muğîra, vahyin “öncekilerden nakledilen büyü” olduğu yalanını ve iftirasını bu kadarla sınırlı tutmamıştır. Belki de farkında olmadan vahyi yücelttiğini anlayınca bu defa vahyin değerini düşürmek için onu normal bir insan sözüne veya sıradan bir söz mesabesine indirmeyi amaçlamıştır.

Esasında önceki âyette yer alan سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ sıhrun yü’ser ifadesi “göz kamaştırıcı büyü” anlamında yüceltici bir mesaj da verir. Çünkü Velîd ve onun gibilerin, eskilerden nakledilen sözlere karşı olumsuz bir tutumlarının olmadığı bilinmektedir. Hatta vahye karşı atalarından kalan inancı tercih etmekte ısrarcı oldukları da herkesin malumudur. Durum böyle olunca, onun bu ikinci sözü söylemesinin amacı önceki sözünden vazgeçtiğini göstermek olmalıdır.

b) Vahye “beşer sözü” iftirasında bulunmak, onun üretilebilir olduğunu kabul etmek demektir. Oysa Kur’ân’da yer alan meydan okuma cümleleri, indirildiği dönemde olduğu gibi kıyâmete kadar bütün insanları muhatap almaya devam edecektir. İsrâ 17/88 ve Tûr 52/34’te “bütünüyle vahy”e, Hûd 11/13’te “on sûre”ye ve nihayet Yûnus 10/38 ve Bakara 2/23’te “tek sûre” getirmeye dair meydan okuma cümleleri Kur’ân’da yer almaktadır. Sonunda Bakara 2/24’te bunun başarılamadığı ve ebediyyen de başarılamayacağı beyan edilerek, bu konuda karşıt güçlere meydan okuma geçerliliğini sürdürmektedir.

Ne o gün birisi çıkıp bu meydan okumaya cevap verebilmiştir, ne de daha sonra başkaları! Bu gerçekten hareketle, Velîd ve onun gibilerin, vahye karşı düşmanca tutumlarında her defasında mağlup olmaya mahkûm oldukları bilinmelidir.

Yüce Allah, bu sûrenin 18-25. âyetleri arasında, vahye karşı düşmanca bir tavır içerisinde bulunanların çeşitli özelliklerini hatırlatarak, onların her zaman bu düşmanlıklarını devam ettirmekte oldukları mesajını bizlere vermektedir. Sinsice fikirler üretmek, çeşitli hezeyanları ölçüp biçmek, düşünülenleri defalarca kontrol etmek, yeni entrikalar peşinde koşup fitne içerikli arayışlara girmek, çatık kaşlarıyla asık suratlara bürünmek ve nihayet büyüklük taslayarak gerçeğe sırtını dönmek, işte bu tiplerin genel özelliklerinden sadece bir bölümüdür.

Kin ve öfkeye bürünerek kararını olumsuz yönde şekillendiren bu tipler, düşmanlıklarının sonucunu iftiraya dönüştürmekten kurtulamazlar. Bu arada fikir zikzakları çizerek muhataplarına nasıl iftira atacaklarını ve onları nasıl mağlup edeceklerini de genellikle bilemezler. Vahye “büyü” veya “insan sözü” demek vahyi hiç tanımamaktır. İster risalet yıllarında olsun, isterse sonraki dönemlerde olsun, ilâhî vahyi tanımayanlar devamlı olarak ona karşı olumsuz bir tutum içerisine girmişlerdir; şimdilerde de girmeye devam etmektedirler.

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözü bu gerçeğin değişik bir ifadesidir. Günümüzde vahye karşı duranların önemli bir bölümü onu doğru tanımamakta, önyargılı bakışlarla veya kulaktan dolma sözlerle kanaat sahibi olmakta, nihayetinde hatalı sonuçlara varabilmektedirler.

Bu değişik durumlar karşısında Müslümanın görevi, dinini doğru kaynaktan ve doğru bir şekilde öğrenmesi, yapılan saldırılara karşı doğru bir duruş ortaya koyabilmesi ve körü körüne taklidin değil, gerçek bilginin sahibi ve savunucusu olmasıdır. İşte bunun yolu, kitap olarak Kur’ân’ı bilmekten, insan olarak da Hz. Peygamber’i doğru tanımaktan ve onu anlayarak örnek almaktan geçmektedir.

[1]   Zemahşerî, age., IV, 363.

[2]   Semerkandî, age., III, 516; Taberî, age., XXIX, 156-157.

[3]   Ferrâ, age., III, 202; Âlûsî, Rûhu’l-Ma‘ânî, XV, 154.

[4]   İslâmoğlu, age., s. 1191.

[5]      Tevbe 9/43.

[6]   Zâriyât 51/10.

[7]      ‘Abese 80/17.

[8]      Tebbet 111/1.

[9]   Tâhâ 20/27; Şu‘arâ’ 26/13-14; Kasas 28/33.

[10]  Râzî, age., XXIX, 201.

[11]   Semerkandî, age., III, 516.

[12]   En‘âm 6/91, 112, 137; Hıcr 15/3; Mü’minûn 23/54; Zuhruf 43/83; Tûr 52/45; Me‘âric 70/42.

[13]   İslâmoğlu, age., s. 1057’de 2 ve 1192’de 4. notlar.

[14]  Bu konuda çeşitli isimler için bkz. Semerkandî, age., III, 516-517.

[15]  Ferrâ, age., III, 203.

(Visited 1649 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...