KUR’ÂN-I KERÎM NASIL OKUNMALI?

Yüce Allah’ın çeşitli isim ve sıfatlarıyla tanıttğı Kur’ân-ı Kerîm’i okumayla ve onu anlamayla ilgili Kur’ân’da yer alan üç kavramı kısaca ele almak istiyoruz.

* Tilâvet, Kıraat ve Tertîl Kavramlarının Anlamları

1. Tilâvet

Dilimize “okumak” diye tercüme edilen tilâvet, “lafızları arka arkaya dizmek, tekrar etmek, aktarmak, gereğini yapmak, takip etmek” anlamlarına gelmektedir. Tilâvetin “takip etmek” anlamı, Hûd 11/17 ve Şems 91/2’deki telâ fiilinin kullanımlarında da görülmektedir. Bu iki âyetten özellikle Şems sûresinde olanı çok ilginç mesajlar içermektedir. Ay, Güneş’i nasıl takip ediyorsa, Kur’ân’ı okuyan ve kendisine Kur’ân okunan kimse de Kur’ân’ı takip etmelidir. Bir anlamda onun hükümlerini, ilkelerini, dünya ve ahiret görüşünü hayatının vazgeçilmezi yapmalıdır. Bu şekilde Kur’ân okuyan kişi aklını ve gönlünü Kur’ân’ın yörüngesine koyacaktır. Ay’ın Güneş’i takibinin en önemli sonucu, hem kendisinin aydınlanması hem de ışığını alıp başka taraflara yansıtmasıdır.

İşte tilâvet denen okuyuşta, bir taraftan Kur’ân’ı takip etmek ve onun ilkelerini uygulamak vardır; diğer taraftan da onun ışığını alıp insanlığa yansıtmak anlamı vardır. Işığı yansıtabilmek için önce aydınlanmak gerekir. Kendisi aydınlanmadan başkasını aydınlatmak mümkün değildir. Bu nedenle Yüce Allah, insanoğlunun aydınlanmasını Kur’ân ile iletişim şartına bağlamıştır. Demek ki tilâvet, sadece okumak, tekrarlamak veya aktarmak değil, aynı zamanda okunanı uygulamaktır.

2. Kıraat

Kıraat, tilâvetten farklıdır ve ondan daha geniş bir anlam alanına sahiptir. Çünkü kıraat, tilâvete göre daha entelektüel bir okuma faaliyetidir. Bu yüzden Kur’ân okunurken Şeytan’dan Yüce Allah’a sığınmanın emredildiği Nahl 16/98’de tilâvet değil, kıraat kelimesi kullanılmaktadır. Şeytan, Kur’ân’ı anlama çabasına yönelik kıraatı saptırır, tilaveti değil.[1]

3. Tertîl

Türkçeye “okumak” şeklinde çevrilen diğer bir kelime de tertîldir. Furkaan 25/32 ve Müzzemmil 73/4’te de geçen bu sözcük, “özümseyerek, hissederek, yüreğinde duyarak, vahiy ile adeta bütünleşerek yavaş yavaş okumak” demektir. Buradan anlaşılıyor ki Kur’ân’ı okumak, onu önce diliyle telaffuz etmeyi (tilâvet), ardından anlamayı (kıraat) ve peşinden de sindire sindire okumayı (tertîl) gerektirmektedir.

Şöyle bir sıralama yaparsak bu üç kavramın aralarındaki farkı ortaya koymuş olacağız: Tilâvet dilin, kıraat aklın ve zihnin, tertîl ise kalbin ve gönlün okumasıdır. İdeal okuma bu üçünü de içermelidir. Çünkü bunlar gerçekleşince onunla aydınlanmış gönül, Kur’ân’ı eylemlere de yansıtacaktır.

Bu üçü de okumanın içinde olmalıdır; bunlardan herhangi biri yoksa okuma eksik kalır. Bütün bu özellikleri düşündüğümüzde Kur’ân’ı ağır ağır, yavaş yavaş, hissede hissede, sindire sindire okumanın niçin emredildiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah, Müzzemmil sûresinde Kur’ân’ın tertîl üzere okunmasını emretmekte, gerekçesini de vahyin mesaj, içerik ve sorumluluk ağırlığına bağlamaktadır.[2] Aynı şekilde Furkaan sûresinde inkârcılara cevap olmak üzere Kur’ân’ın peyderpey indirilmesi ve tertîl üzere okunması da, gönlün inşası ve motive edilmesi olarak belirlenmektedir.[3] Kur’ân-gönül ilişkisini doğru kurabilmek için Kur’ân’ı yüzünden okumak yeterli olmaz; onu kalbin derinliklerinde hissederek okumak gereklidir. Yürekten okunan Kur’ân’ın yürekleri okuyacağında ve hayatı programlayıp inşa edeceğinde şüphe yoktur.

İndirilişi 23 yılda peyderpey gerçekleşen Kur’ân’ın, okunuş şekli de kıraat, tertîl ve tilavet içerikli olarak gerçekleştirilmelidir. Sadece fertlerin kendi özel okumalarında değil, İsrâ sûresinde belirtildiği gibi, başkalarına okunmasında da takip edilmesi istenen yol aynıdır.[4] Kur’ân, Yüce Allah’ın istediği şekilde okunursa ölü hayat dirilecektir.[5] Cansız duran dağlar gibi, insanın ölü olan manevî dünyası manen canlanacaktır. Böylece, Allah’a duyduğu saygı nedeniyle boyun büküp O’nun yüceliği karşısında küçüklüğünü lisân-ı hal ile ve iradeli seslenişiyle itiraf edecektir.[6]

Yakın geçmişte ve şimdilerde Müslümanların büyük çoğunluğu, Kur’ân’ı anlamadan veya ölülere okumayla ya da namazları olabilecek kadar zamm-ı sûreyle yetinmektedirler. Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı anlamadan okumak da, okumasını bilmeyenlerin Kur’ân sahifelerine bakması da ibadettir. Ancak bilinmelidir ki, Kur’ân’ın asıl indiriliş gayesi bu ikisi de değildir. Asıl gaye, onun nûruyla buluşmaktır. Onun ışığından yararlanmak ise, sunduğu ilkeleri yaşamakla mümkündür.

Kur’ân’ı olması gerektiği gibi okumamak, “şeklen okuyarak” da olsa maalesef insanımızı ondan hicret ettirmekte, ayrı düşürmektedir. Hz. Peygamber’in mahşerdeki “Ey Rabbim, kavmim Kur’ân’ı terk edilmiş bıraktı”[7] şeklindeki şikâyeti, kanaatimizce günümüz Müslümanlarını da çok yakından ilgilendirmektedir. Hem bu şikâyetten uzak kalmak, hem de Kur’ân’ın sunduğu aydınlıkla buluşmak için Yüce Allah bu son mesajına nûr adını vermiştir. Kur’ân’ın nûrunu tanımayanlar, asıl gerçeği kaybettiklerini fark edemeyenlerdir.

Müslümanlar, başkalarının karanlıklarıyla uğraşıp zaman ve enerji kaybetmemelidirler. Yapmaları gereken şey, Kur’ân güneşinin doğmasını sağlamalarıdır. Onun güneşi doğunca, zaten cehalet karanlıkları kendiliğinden yok olacaktır. “De ki: Hakk geldi; bâtıl yok oldu”[8] ifadesinde söylenmek istenen de budur. Müslümanın görevi, hakkın doğmasını sağlamak için çalışmaktır.

Kur’ân’ın nûru, kâinata renklerini kazandırmaktadır. O renkleri fark etmemizi sağlayacak vazgeçilmez değer nûr olduğu için Yüce Allah, Kur’ân’ın isimlerinden birini de nûr olarak belirlemektedir.

Şimdilerde Kur’ân okuyup da kılı bile kıpırdamayan insanların durumu şöyle açıklanabilir: Okuyanlar ve dinleyenler metni anlamıyorlarsa orada tam bir etkilenmeden söz edilemez. Ses güzelliği ve makam incelikleriyle sınırlı kalan okuma ve dinlemeler, asıl mesajın farkına varılmasının önünde maalesef engel olmaktadır. Kur’ân’ın gönderilme nedeni ve içeriği insanların dikkatine sunulmadan, hakikat yolunda alınabilecek herhangi bir mesafeden de söz edilemez. Hele hele onunla ilişkiyi mezarlıklarda ölülere okumak şeklinde belirleyince esasında sözün bittiği yere geldiğimiz aşikârdır. Âkif bu durumu ne de güzel ifade etmişti:

Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına,

Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına,

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.

Bu nefis tespitin sonrasında Âkif, Kur’ân’la iletişimimizde yaşadığımız sıkıntının sebebi bağlamında 5 noktayı hatırlatmaktadır: “Sorumluluktan kaçma, tenbellik, cahillik, tefrika ve ye’s yani ümitsizlik.” Bu tespitlerin son derece önemli ve yerinde olduğunu beyan ederek konuyu toparlamak istiyoruz.

 Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, 1. Cilt



[1]   İslâmoğlu, age. s. 866’da 7. not.

[2]   Müzzemmil 73/4-5.

[3]   Furkaan 25/32.

[4]   İsrâ 17/106.

[5]   Enfâl 8/24.

[6]   Haşr 59/21.

[7]   Furkaan 25/30.

[8]   İsrâ 17/81.

(Visited 3384 times, 1 visits today)

Bunlara da bakınız...